0 %

BÖLÜM 8

Yazı Boyutu
100%

“NİFAK TOHUMLARI”

Sırtımda taşıdığın yük sana değil, inancına aittir. Bağ kurduğun ve sıkı sıkı sarıldığın o duygu seni ezer, altında kalırsın. Enkazın altında kalır hayallerin, dokunamazsın. Kendime bile sormaya korktuğum sorular vardı. Bu soruların başındaysa başka bir ihtimal olasılığı yer alıyordu. Her şeyin farklı olma ihtimali var mıydı? Bir hayal kurma şansım var mıydı? Yoksa ben yaratıldığı amaç uğruna savaşamayacak ve hatta belki de o amaca karşı direnemeyecek kadar yetersiz bir varlık mıydım?

Bu sorular kendime karşı dürüst davrandığımda içimde savaşan kızı ayaklar altına alıyordu. Hayallerim bir enkazın altında kalmıştı. Başka bir hayat düşüncesi bile geçemezdi zihnimden. Bir seçim hakkım olsaydı eğer, bırakıp gitmeyi isterdim. Yeni bir yaşam hakkım olsaydı üç yıl isterdim. Diğerleri gibi nefes alabildiğim, onlar gibi hissedebildiğim, herkes gibi olabildiğim bir yaşam hakkı isterdim. 

Dışarıdan beni gören, gözlerime bakan, hakkımda fikir sahibi olduğunu iddia eden hiç kimsenin içimde biriktirdiğim bu soruları görebildiğini zannetmiyordum. Çünkü bana insan gözüyle bakmıyorlardı. Hepsinin bir hayatı, düşüncesi, yaşantısı vardı ama benim olamazdı. Akademinin içindeki doktorlar, akşam olduğunda odalarına çekilirdi. Evlerine, ailelerine giderlerdi. Herkesin öyle ya da böyle bir ailesi vardı fakat benim yoktu. 

Bir annem olmadığı gibi çocuğum da olmayacaktı, bedenimde insanlara ait her şeyi mümkün kılan bu teknoloji bana anne olmayı bile hak görmemişti. Bir başımaydım. Yapayalnızdım ve bu yalnızlığı kabullenmek zorundaydım. 

Merhamet gördüğüm bir gecenin sabahında, uyandığım bu tanıdık odada yeniden yalnızlığımla yüzleşirken anladım. Ne kadar sevgi ve iyilik hissedersem hissedeyim hiç kimse içimdeki boşluğu dolduramayacaktı. Hiç kimsenin gücü yetmeyecekti beni istediğim kişiye dönüştürmeye. Yüzümün değdiği soğuk çarşaf vücut ısımla ısınmıştı. Sırtüstü uzandığım yatakta uyuyakalmıştım. Üzerime bir şey örtmediğimden emindim fakat üzerime örtülmüş bir pike vardı. Muhtemelen pikeyi Akın örtmüştü. Bu merhametin sonunun ne getireceğini merak ediyordum fakat bir yandan yalancı bile olsa bir sevgi hareketi görmek beni besliyordu. 

İçimde bu derece duygusal ve inançlı bir kız taşıyor olmak kısık sesli bir küfür mırıldanmama sebep oldu. 

“Sikeyim böyle işi!”

Uyuşuk hareketlerle yataktan kalktığımda tahta zemine değen çıplak ayaklarım zeminin soğukluğuyla hafifçe titredi. Sürekli aynı konumda uyuduğum için ayaklarım uyuşmuştu. Karıncalanan ayaklarımın açılması için biraz bekledikten sonra yataktan kalktım ve yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledim. İlaçların etkisi geçtiği için karnımdaki ağrı hafiften belirginleşmişti fakat artık o kadar zorlamıyordu.

Odanın kapısını açarak merdivenlerden indiğimde perdesi açık olan pencereden havanın kapalı olduğunu gördüm. Merdivenlerin sonuna geldiğimde bakışlarım salonun içinde dolaştı. Akın, eve girdiğimizde uzandığım üç kişilik geniş koltukta uyuyordu. Üzerinde ince bir pike vardı. Boyu uzun olduğundan bedeni koltuğa tam olarak sığmıyordu. Odanın içindeki sehpanın üzerinde bir kadeh bulunuyordu. Ben uyuduktan sonra alkol aldığını anlamıştım. Sigara paketi kadehin hemen yanında bitmiş bir şekilde duruyordu. Odanın içinde daha fazla oyalanmayarak mutfağa geçtim. Çıplak ayaklarım zeminin soğukluğuna yavaş yavaş alışmış, ayaklarımdaki karıncalanma açılmıştı. Üzerimde dün gece giydiğim bol tişörtüm vardı. Tişört külotumun üzerini kapatacak kadar uzundu. 

Buzdolabının kapağını açarak dolabın içine göz attım. Dolapta neredeyse bir evde olması gereken her şey vardı. Yumurtalar, süt stokları, kremalar düzenli bir şekilde dizilmişti. Buraya devamlı olarak geldiğini dolabın düzeninden anlamıştım. Sütü çıkararak mutfak dolaplarını karıştırmaya başladım ve gerekli malzemeleri çıkararak elime küçük bir tava aldım. Kahvaltı için üç tane krep hazırlayıp tezgâhın üzerine koyduğum servis tabağına yerleştirdim ve buzdolabını yeniden açarak içinden ağzı kapalı kâselere koyulmuş kahvaltılıkları çıkardım. 

Kahvaltılıkları mutfağındaki masasına yerleştirdikten sonra tezgâhındaki ketıla su koyarak çayın suyunu hazırladım. Ardından tezgâha bıraktığım servis tabağını elime alıp onu da masaya yerleştirdim. Saatin kaç olduğuna bakmamıştım. Direkt olarak kendime ait bir telefonum olmadığı için telefonun varlığını bile unutuyordum. Salona geçip duvara asılı olan büyük köstekli saate baktım. Günü yarılamış sayılırdık. Saat ikiye geliyordu fakat hava o kadar kasvetliydi ki dışarıda güneşe dair hiçbir iz yoktu. Gri bulutlar bütün gökyüzünü kaplamıştı. 

“Akın!” Uyanması için Akın’a seslenerek koltuğun başucuna geldiğimde Akın gözlerini yavaşça araladı. En ufak bir seste uyanıyordu. Uykusu gerçekten çok fazla hafifti. 

“Bir sorun mu var?” Yavaşça koltukta doğrularak mırıldandığında onu izledim. Muhtemelen beli ve boynu hafif tutulmuştu. Koca cüssesine küçücük gelen koltukta iki büklüm uyumuştu. 

“Hayır, ağrı kesici soracaktım,” dedim onu kahvaltı için uyandırdığımı belli etmeyerek. Kendi içimde bir teşekkür etmiştim fakat bunu hiçbir zaman bilmeyecek, anlamayacaktı. 

“Mutfakta var, vereyim dur.” Ayağa kalkıp esnediğinde onu izlemeye devam ettim. Kaslarını gererek kollarını hareket ettirdiğinde gözlerimi çevirmiş, peşinden ilerlemeye başlamıştım. Sesi uykulu çıkıyordu. Mutfağa girince masayı gördüğünden olsa gerek bir an duraksadı. 

“Acıktım, sorun olmamıştır herhalde.”

“Yok.” Bardakları koyduğu rafı açıp bana oradaki ağrı kesiciyi uzattı. “Ben bir elimi yüzümü yıkayayım,” dediğinde ona bir cevap vermedim. O da en az benim kadar şaşkındı, durumu ikimiz de kavrayamıyorduk. Boğazıma bir bıçak dayadığında şimdiki kadar ne yapacağımı bilemez halde değildim çünkü bu ondan bekleyeceğim bir hareketti. O ya da bir başkası, ölmem için çabalayacaktı. Yeri geldiğinde beni kendisine siper edecekti. 

Şimdiyse iki farklı kutupta birbirimizle öylesine bir gün geçiriyorduk, sabah yataktan kalkarken düşündüğüm normalliği hayatımın içine aldığımı hissediyordum. Sanki o, bir eğlence mekânında ya da üniversitede tanıdığım bir gençti. Evinde ilk kez kalıyordum. Birbirimizi tam anlamıyla tanımıyorduk ama tanımak istiyorduk. Karnımdaki kurşun yarasını saymazsak son iki günümüz bu düzlemde normal gelişiyordu fakat bu bizim normalimizin o kadar dışındaydı ki yaşanılanları kabullenmekte zorluk çekiyorduk.

Banyodan çıkıp mutfağa geri geldiğinde uykusundan ayılmış gözüküyordu. “Kahvaltından yerim herhalde,” diye bana takıldı ve masadaki sandalyelerin birine geçerek oturdu. 

“Zehirlenmen hoşuma giderdi ama şimdilik es geçtim.”

“Ağrı kesiciyi tok karnına iç,” dedi kurduğum cümleye cevap vermeyerek. Masada onun karşısına oturduğumda çatalı eline almış, önündeki tabağa ortadaki kreplerden birini çekmişti. 

Sessizce kahvaltımızı yaparken aramızdaki sessizliği bozan ben oldum. “Bugün ne yapacaksın?” Önümdeki yeşil zeytinlerden birini ağzıma attım. 

“Yapacaksın derken?” Tek kaşını kaldırdı. “Sen de benimle olacaksın. Üsse geçeceğiz.”

“Eğitim safsatasını atlattığımızı düşünüyorum Akın,” dedim ona karşı gelmeyerek. “Fakat sanma ki boğazıma dayadığın bıçağın hesabı sorulmayacak.” Bana herhangi bir tepki vermedi. 

“Eğitim olmayacak,” dedi son cümlemi es geçerek. “Artık benimle laboratuvarda olacaksın.”

“Ne üzerine çalışacağız?” dediğimde yemeğini bitirmiş ayağa kalkmıştı. Önündeki boş tabağını servisiyle birlikte toparlarken bana cevap verdi. 

“Projen üzerine. Mikro genetik için yaptığın çalışmaları izleyeceğiz. Akademiyi oyaladığını zannediyorsun fakat yalnızca doğru zamanı bekliyorlar.”

“Belki ben de doğru zamanı beklemişimdir Akın,” dedim altta kalmayarak. Önümdeki tabağı ve servisleri elime alıp lavabonun içine bıraktım. Akın benim bıraktığım tabaklarla beraber kendi tabaklarını da yıkadıktan sonra masanın üzerindekileri kahvaltılıkların kapaklarını kapatarak dolaba yerleştirdi. Masanın üzerini de sildikten sonra elindeki bezi yıkayıp tezgâhın üzerine bıraktı.

“Üzerine kabanımı vereyim de çıkalım,” dediğinde onunla dalga geçtim. 

“Ben alışveriş yapamayacak mıyım? Kargo da mı gelmiyor bu akademiye?”

“Aynen geliyor,” dedi Akın benimle mutfaktan çıkarken. “Sen iste yeter ki!” Sabır dilercesine konuştuğunda güldüm. 

“Kabanı ver de çıkalım,” dedim üstelemeyerek. İlk gün geldiğimde çıktığı, merdivenin sol yanında, banyonun çaprazında kalan odaya girdiğinde kıyafetlerinin o odada olduğunu anlamıştım. 

Odaya girdikten birkaç dakika sonra üzerinde siyah bir pantolon ve kazakla çıkmıştı. Elinde bana uzattığı siyah kabanı vardı. Kabanı alarak üzerime geçirdim ve benim üzerimde elbise gibi durmasına aldırmadan önündeki kemeri bağladım. Kabanın içinde kalan saçlarımı ellerimle dışarıya çıkardım. 

“Yaran iyi gibi duruyor.”

“Ağrı kesici sızısını alıyor,” dedim dayanılmayacak bir ağrı çekmediğimi belirterek. Başıyla beni onayladı ve hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kapının üzerine taktığı anahtarı çıkararak kapıyı açtığında ben de kapının önüne gelmiştim. Kapının yanında kalan tahta ayakkabılığı açtık. Ona ayakkabılarını uzatırken ayakkabılıkta gördüğüm terlikleri önüme koydum. Çıplak ayakla kalmaktan iyiydi. Bana büyük gelen erkek terliklerine aldırmadan ayağıma geçirdim ve evden çıktım. 

Benim ardımdan kapıyı kilitledi ve arabanın anahtarına basarak arabanın kilitlerini açtı. Siyah, lüks arabasına bindiğimde ön koltuğunun benim için yatırılmış olduğunu gördüm. Koltuğa oturduktan sonra koltuğun duruşunu düzelterek normal bir hale getirdim. Akın sürücü koltuğuna oturup arabayı sessizce çalıştırdı. 

Susmuştuk. 

Belki de en başından beri yapmamız gereken buydu. Son yirmi dört saat hiç yaşanmamış sayılmalıydı. Benim karnımı bir kurşun sıyırmamalıydı, boğazımda bıçak olmamalıydı. Bacaklarımı ovalarken beni izlememeliydi. Benimle aynı yatakta uzanmamalıydı. Yaramı sarmamalıydı. Saçlarımı yıkamamalıydı. Belki de en başından beri olması gereken bu soğukluk ve mesafeydi fakat biz bunu koruyamamıştık. 

Bundan sonra da koruyup koruyamayacağımıza emin değildim, insan sınırı bir kere aştığında devamına da cesaret buluyordu. İnsan bir kere güvendiğinde, bir kere bir başkası sayesinde iyi hissettiğinde hiçbir zaman öncesi gibi bakamıyordu. Kendime kızdım. Kendi içinde kendisine yalanlar söyleyebilen ben böyle basit ve düz bir konumda zihnime söz geçiremedim. 

Araba, artık tanıdığım yollarda hızla süzülürken bakışlarım camın dışındaydı. Bacaklarımı birbirine yapıştırmış, arkama doğru yaslanmıştım. Hava hâlâ oldukça kasvetliydi. Gökyüzünde gri bulutlar hüküm sürüyordu. Yağmur yağacak gibi hissediyordum fakat şimdilik gökte herhangi bir yağmur bulutu gözükmüyordu. Akademiye gittiğimizde neresinden başlayacağımıza emin değildim. 

Mikro genetik üzerine çalışılacağını söylemişti. Bu çalışmanın elimden çalınan proje olduğunu biliyor olmalıydı çünkü zaten projemi onlar almışlardı. Akın’ın projenin içeriğine ne kadar hâkim olup olmadığını bilmiyordum. O proje benim bu hayata tutunma sebebimdi. Birkaç yıl içinde ellerimde tutamazsam bir daha hiçbir zaman hayalini kurduğum o hayata sahip olamayacaktım.

Kendim için bir adım atacağımı biliyordum. Kendim için bir şans yaratacaktım. Belki gerçekleşmesi imkânsızdı ama hayalini kurması bile yasak olmamalıydı. Beni içine çektikleri bu hayatı kendi ellerimle değiştirecektim. Akın, arabayı üssün ilk gelişimden aşina olduğum girişine doğru park ettiğinde mırıldandım. 

“Artık bana daha çok güveniyor gibisiniz.”

“Belki,” dedi cevaben ve arabanın kapısını açarak dışarıya çıktı. Onun ardından kapımı açarak ben de arabadan indim. Anahtarı kapıdaki görevliye verdiğinde beraber alanın girişine doğru ilerledik. Ayaklarımda bana oldukça büyük gelen bir terlik vardı. Saçlarım, dünkü banyonun ardından taranmadığı için hafif karışıktı. Üzerimde siyah uzun kabanı vardı. Nasıl bir imaj çizdiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. 

Güvenlikten geçerken Akın’ın üzeri aranmadı fakat askerlerden biri beni durdurarak elini bedenimde gezdirdi. Ardından eliyle işaret ettiği güvenlik cihazının içine geçtim. Ayaklarımı cihazda işaretlenen yerlere koyarak ellerimi cihazın iki yanındaki bölmeye yerleştirdim. Kısa bir süre sonra onay verildiğine dair ses etrafta yankılandı ve tek kelime etmeden cihazdan çıkarak ilerlemeye devam ettim. Akın’ı durdurmadıkları için birkaç adım önümden yürüyordu. Hızlı adımlarla ona yetiştim. 

“Odaya geçelim,” dedi Akın ona bir soru sormama izin vermeden. “Üzerini değiştir, ardından Poyraz alacak seni, laboratuvara ineceğiz. Seni çalışacağımız ekiple tanıştıracağım.” 

Ona bir cevap vermedim. Yine aramızda soğuk rüzgârlar esiyordu. Birbirimize karşı o kadar düzdük ki sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi hissettiriyordu. Asansöre doğru ilerleyerek içeriye geçtiğimizde Akın, odamın olduğu kata çıkmam için gerekli düğmeye basarak asansörün demirliklerine yaslandı. Onun önündeydim fakat arkam ona dönüktü. Akademi her zamanki uyumunda ve düzeninde gözüküyordu. Etrafta ellerinde bilgisayar ve belgeler olan insanlar dolaşıyordu. Öğrenciler en alt katta akademide olmalıydı. 

Asansör inmem gereken kata geldiğinde Akın yeniden konuştu. “Hızlı ol, on dakika sonra odandan alınacaksın,” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Bana uzattığı kartı elime alarak onu onayladım. 

“Geleceğim,” dedim en son olayları yaşadığımız kata ineceğimizi bilerek. Asansörden çıkarak odamın olduğu tarafa doğru ilerlediğimde Akın çoktan gideceği kata tıklayarak inmeye başlamıştı. Odanın kapısına elimdeki kartı okutarak içeriye girdim. Elimdeki kartın Akın’a ait olmadığını biliyordum çünkü rengi siyah değildi. Tüm yetkilere sahip olan kartlar siyahtı ve Akın’da siyah kart vardı. 

Odanın kapısından içeriye girdiğimde üzerimde kabanın önündeki kemeri çözerek kabanı üzerimden çıkardım. Boş odanın içine yayılan koku Akın’ın kabanına sinmiş olan parfüm kokusuydu. Kabanı yatağın üzerine bırakarak ellerimi üzerimdeki tişörte götürdüm ve onu da çıkardıktan sonra iç çamaşırlarımdan kurtuldum. Kıyafetlerimi direkt olarak yere bırakmış ve banyoya doğru ilerlemeye başlamıştım. 

Banyonun kapısını açarak içeriye girdiğimde yanan otomatik ışıklar etrafın aydınlanmasına sebep oldu. Gözlerimi sol taraftaki lavabonun arkasındaki aynaya çevirdiğimde duvarı kaplayan aynaya yansıyan görüntüm yüzümü buruşturmama sebep oldu. Yüzüm solgun gözüküyordu, saçlarım karışıktı ve karnımda hafif kanlanmış bir sargı bezi vardı. 

Suyu açarak banyo tezgâhına dizilmiş yüz yıkama jellerinden birini elime aldım ve yüzümü köpüklenerek yıkadım. Ardından elim büyük siyah tarağa gitti. Saçlarımı hızlıca tararken saç diplerim hafiften sızlıyordu fakat vaktim olmadığı için aceleci davranmaya özen gösteriyordum. Yere dökülen saçlara aldırmadan saçlarımı taradığımda tarağı lavabonun mermerine bırakarak içeriye geçtim. Dolaptan çıkardığım iç çamaşırlarını giydim ve üzerine siyah tişörtümle siyah taytımı geçirdim. Akın belli ki benim için birkaç parça eşya bıraktırmıştı. Karnımdaki sargının gözükmesini istemediğim için geniş kısa kollu tişörtümü giymiştim. 

Birkaç dakika sonra odanın kapısı tıklatıldığında gelenin Poyraz olduğunu anlamıştım. Odanın kapısını açarak dışarıya çıktım. Ayağıma odaya benim için bırakılan spor ayakkabılarından bir tanesini giymiştim. Poyraz’ın yüzünde yine maskesi yoktu. Odanın kapısını kapatarak ona baktığımda güldüm. 

“Sen iyice alıştın yüzünü göstermeye komutanım,” dedim onunla dalga geçerek. 

“Vurulmuşsun, geçmiş olsun.” Poyraz konuyu değiştirdiğinde birlikte yürümeye başlamıştık. 

“Şerefsiz patronun sağ olsun,” dediğimde kaşını kaldırdı. 

“Şerefsiz ve patron? Akın mı?”

“Neyin oluyor, yüzbaşın mı?” dedim asansörün önüne geldiğimizde. Omuz silkmesiyle bunun cevabını onun da bilmediğini anlamıştım. 

“Bu yaştan sonra çalışan da olduk, hale bak.” Benimle dalga geçtiğini anladığımda yeniden güldüm. 

“Umarım sigortanız ödeniyordur komutanım, emekli olmak zor şimdi.” Asansörün kapıları açıldığında içeriye geçtim. Benim ardımdan o da geçti fakat laboratuvar katına basmamıştı. 

“Önce diğerlerini alacağız,” dediğinde başımla onu onayladım. 

“Harbi sen kaç yaşındasın?” dememle başını iki yana sallayarak güldü. 

“Yirmi yedi Efsun Hanım.” Ona komutanım dememe gönderme yapmıştı. 

“Yaşlanmışsın.” Arkama yaslanarak bu muhabbeti sonlandırdım. Poyraz beni eğlendiriyordu. Ares’le de konuşmaktan keyif alıyordum fakat garip bir şekilde ona tam olarak güvenemiyordum. Daha manipüle edilebilir duruyordu. Poyraz’sa kararlı gözüküyordu. Belki de ona daha çok güveniyor olmamın sebebi kararlı olması değil de kararlarının Akın’a dayanıyor olmasıydı. Bilmiyordum.

Asansörün kapısı akademi katında açıldığında karşımda Beril’i gördüm. Saçlarını arkasından atkuyruğu yapmıştı. Üzerinde akademi logolu üniformalar vardı. Siyah büstiyerin altına giydiği taytı fiziğini ortaya çıkarmıştı. 

“Diğerlerinin erişim izni olmadığı için hepimizi sen götürüyorsun?” Gözlerimi kısarak sorduğum soruya bir onay almak için Poyraz’a baktım. Beril ses çıkarmadan asansöre binmişti. Poyraz beni başıyla onayladığında yeniden konuşmayacağını anlamıştım. Beril asansörde başka bir kata basarak kenara çekilmişti. Yanımızda başka kimlerin olacağını bilmiyordum. Fakat Uras ve Fulya’nın bu işe dahil olmasını istiyordum. Çünkü onların iletişiminin diğerleriyle devam ettiğini biliyordum. Asansörün kapıları açıldığında bu sefer içeriye Uras, Fulya ve Ares girdi. Dilek hakkımı bu kadar basit bir olaya kullandığım için yüzümü ekşittim. Onlar da asansöre bindiğinde tamamlanmış gözüküyorduk. 

“Nasılsın?” dedi Fulya bana bakarak. Ona küçümseyici bir bakış attım. Beni kandıran, arkada bırakan bir insana nasıl davranmam gerekiyorsa o şekilde davranacaktım. 

“Baya iyiyim,” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Sen nasılsın? Ne ikna etti seni bu konuma düşmeye. Kaç para aldın bu iş için?” Gözlerimden öfkenin geçtiğini biliyordum. Kurduğum cümle Poyraz’ın bakışlarının bana dönmesine sebep olduğunda güldüm. 

“Pardon,” dedim alayla. “Biraz ağır oldu sanki.” Uras cümlelerime hiçbir karşılık vermemişti. 

“Zamanla bunun bir seçenek değil, mecburiyet olduğunu anlayacaksın,” dedi Fulya diğerlerine karşı durarak. “Sen de benim gibi, bizim gibi düşüneceksin. Çünkü olması gereken bu. Hep buydu.”

Ona bir cevap vermeden sağ tarafına döndüğümde Poyraz’ın önüne döndüğün gördüm. Fulya ve Uras bu oyunda beni sırtımdan bıçaklayan, yarı yolda bırakan insanlardı. Onlara karşı ağır, uzak ve tehlikeli durmak zorundaydım. Başka türlüsü hiç kimse için inandırıcı olmazdı. 

Asansörün kapıları açıldığında önce onlar indi. Ardından Poyraz ve ben indik. Laboratuvarın kapısının önüne geldiğimizde Poyraz’ın gözlerini okuyan akıllı sistem girişi açtı ve hep birlikte içeriye geçtik. Ağır adımlarla tanıdık alanda ilerlerken Beril’in meraklı gözlerini üzerimde hissediyordum. Beni yaşayan bir efsane olarak görüyor olmalıydı. 

Laboratuvar masalarının önüne geldiğimizde Beril derin bir nefes alarak ilk oturan kişi olmuştu. Ardından Fulya ve Uras onun yanındaki sandalyelere yerleşti. Ares ve Poyraz ayakta kalmıştı. O ikisinin burada tam olarak ne iş yapacağından emin değildim. Hepimizin bilimle bir alakası vardı ama o ikisi yalnızca askerdi. İyi dövüşebilir, silah kullanabilir, hatta bomba imha edebilirlerdi fakat deneylerle ilgili en ufak bir fikirleri olduğunu sanmıyordum. 

Tuvaletin yan tarafında kalan odadan Akın üzerinde beyaz bir önlükle yaklaştığında hâlâ oturmamıştım. Bu masada, kendileri için anahtar niteliğinde olan bir proje için çalışacaklardı. Hatta çalışacaktık. Fakat sonucu ne olursa olsun o projeyi onlara bırakmamakta kararlıydım.

Akın diğerlerini inceledikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Bakışları bir süre üzerimde gezindi. Buraya geldiğim günden beri ilk kez bu kadar özensiz giyindiğimi görmüş olmalıydı. Fakat canım acıyordu ve bu durumda kıyafet düşünecek değildim. 

“Benimle gel,” dedi Akın diğerlerine aldırmadan ve çıktığı odaya doğru ilerlemeye başladı. Ses çıkarmadan sözünü dinledim. Davette yaşanılanların aramızda kalacağını anlamıştım. Birbirimize yazılı ya da sözlü bir söz vermemiştik fakat ben onun tavırlarından yaşanılanların bizim aramızda olduğunu anlamıştım. 

Belki de o da benim kadar rahatsızdı yaşadıklarımızdan. O da benim kadar arafta hissediyordu. Ya da ben öyle zannediyordum. Odanın içine girdiğimizde içerideki asansörün önüne sensör yerleştirildiğini fark ettim. Artık burası da göz okuma sistemiyle açılıyor olmalıydı. 

“Ne oldu?” dedim içeriye girdiğimizde. 

“Üzerine önlük ve kask vereceğim,” dediğinde çalışmamız için gerekli önlemleri alacağımızı anladım. Eline aldığı beyaz önlüğü bana uzatınca, uzattığı önlüğü inceledim. Üzerinde akademiye ait herhangi bir logo bulunmuyordu. Bütün bunlar benim için miydi yoksa zaten içeride logosuz kıyafetler saklanıyor muydu, emin değildim. 

Verdiği önlüğü giyerken göz ucuyla beni izlediğini gördüm. Önündeki masanın arkasındaki kolilerin içinden üç önlük daha çıkararak bana uzattığında uzattığı önlükleri aldım. “Diğerleri için,” diye açıkladı. Başımla onu onayladım. Göz koruyucu kaskları eline alarak masanın arkasından çıktı. 

“O gün buraya benden başkası girmiş olabilir mi?” dediğimde duraksayarak bana baktı. Bıçaklandığı günden bahsettiğimi anladığında kaşlarını kaldırdı. 

“Poyraz dışında hiç kimse giriş yapamaz.”

“Benim yapmadığımı biliyorsun,” dedim gözlerinin içine bakarak. Ona doğru birkaç adım attım. “Bu konuda yalan söylemiyorum. Ben yapmadım, biliyorsun.” 

“Bilmiyorum Mina,” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. “Yaran iyi mi?” Konuyu değiştirdiğinde alayla güldüm. 

“Çok mu önemli?” Bakışlarımı üzerinden çekmedim.

“Önemli,” dedi beni şaşırtarak ve iç çeker gibi ekledi. “Çok önemli.” Kaşlarımı çatıp gözlerinin içine bakmaya devam ettiğimde ikimiz de gözlerimizi birbirimizden çekmedik. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Artık ona ve davranışlarına anlam veremiyordum. 

“İyi,” dedim ağrı çekmediğimi belirterek. “Akşam yine senden ağrı kesici alırım.”

“Olur, gelirsin odama.”

“Gelirim.” Onunla inatlaşmadım. Daha fazla beklemeden kapıya doğru ilerlediğinde ardından ben de ilerlemeye başladım. Gözlerim bir açık arıyordu. Bulmalıydım, taşların yerini bulmalıydım. Kim olduklarını bulmalıydım. Bir şekilde On Altı’yla iletişim kurmam gerekiyordu. 

Masanın önüne geldiğimizde Ares ve Poyraz’ın hâlâ ayakta beklediğini gördüm. “Sizin vasfınız nedir tam olarak?” dedim onlara takılarak. Poyraz bir cevap vermezken Ares konuştu. 

“Ortalığı patlatmaya kalkma, kimseyi bıçaklama diye özel koruman olacağız,” diye beni iğneledi. Kaşlarımı kaldırdım.

“Sen ve Poyraz?” Yüzümü buruşturdum. İşaretparmağımı onların üzerinde gezdirdim. “Ne bu, bitirim ikili mi? Ayakta uyuturum ben sizi.” Poyraz’ın yüzünde mimik oynamadı. Bakışlarını bana çevirmedi. Bu işte gerçekten profesyoneldi. 

“Efsun sus,” dedi Akın araya girerek. “Beril, DNA kodlarıyla ilgileneceksin, Poyraz sana birazdan bilgisayarı getirecek. Çalışmalarının notlarını yalnızca o bilgisayardan gerçekleştireceksin ve bilgisayar buradan çıkmayacak. Altı numaralı masadasın.” Arkadaki masalardan biri gösterdi. Ardından Fulya’ya döndü. Fulya’nın hangi alanda çalışacağını tahmin edebiliyordum. 

“Dörtte olacaksın. Kodlamaları ayarlayacaksın, bilgisayarlar buradan çıkmayacak. Bu hepiniz için geçerli.”

“Kaç günümüz var?” dedi Fulya araya girerek. 

“Otuz sekiz,” dedi Akın ona cevaben. “Bitirmek ve ortaya bir şeyler koymak zorundayız.”

“İlk deney nerede yapılacak?” Uras araya girdiğinde kaşlarımı çattım. Ne deneyiydi? 

“Makedonya,” diye cevapladı Akın, Uras’ın sorusunu. “Sen de Fulya ile olursun. Ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.” İkisi de cevap vermeden ayağa kalktığında Poyraz’ın herkesin masasına bilgisayarını bıraktığını fark etmiştim. Ares köşeden hepimizi izliyordu fakat gözleri daha çok benim üzerimde dolaşıyordu. Ona bakarak göz kırptığımda bana gülümsedi. 

“Efsun,” dedi Akın hemen ardından ve bakışlarımı ona çevirdim. “Sen benimlesin. Enerji üzerine çalışacağız,” dediğinde araya girdim. 

“Benim teorilerin peşindesiniz sanıyordum.”

“Değiliz,” dedi Akın. Herkes işinin başına dönmüştü. Poyraz ve Ares bizi duyamayacak kadar uzaktaydı. “Senin zekânın peşindeyiz.” Gülümsedim. 

“Peki.” Derin bir nefes aldım. “Ne olduğunu bilmem gerek öncelikle.” Kendi masasının üzerindeki bilgisayarı açarak kenara geçtiğinde onun yanına yerleştim. Bilgisayarını açtığında bizi siyah bir ekran karşıladı. Ekrana parmak izini okuttuğunda bilgisayar ekranını kaplayan sayısız klasörle karşılaştım. 

İçlerinden bir tanesine tıklayarak oturduğunda sandalyemi ona doğru yaklaştırdım. “Atom bombasının on katı büyüklüğünde bir enerji potansiyeli var,” dedi ekranda açılan üç boyutlu projeyi göstererek. “Fakat nasıl açığa çıkacağını hiç kimse tasarlayamıyor.”

“Tetikleyici hiçbir unsuru yok mu?” Gösterdiği projeyi inceliyordum. 

“Bildiğimiz kadarıyla hayır,” dediğinde elimi farenin üzerine götürdüm ve Akın’ın önünden fareye dokunarak ekranda hareket ettirdim. Ellerindeki parça, atom parçasından fazlasıyla küçüktü. Fakat yıkıcı etkisinin çok daha geniş alanlara yayılacağı projenin sağ tarafına alınan notlardan anlaşılabiliyordu.

“Üzerinde çalışılması lazım,” dedim. “Maddenin incelenmesi gerek. Elinizde somut bir örnek var mı? Görmeliyim.” 

“Var ama şu an çıkarılması mümkün değil.”

“Ne yapacaksınız bu patlayıcıyla?” Ona başka bir soru yöneltmiştim.

“Yalnızca bir savunma mekanizması,” dedi ve ekledi. “Kullanılacağından değil. Tehdit unsuru. Bu yıkıcı etki diğer bileşenlerle temas ettiğinde yakıcı bir güç bulabiliyor. Uras’ın üzerinde çalıştığı proje bu maddenin insan genetiğine dayatacağı güçle ilgili…”

“Deneklere bu gücü aşılamaya çalışacaksınız,” dedim söylediklerini açığa kavuşturarak. “Peki ya kontrol edemezseniz ne olacak? Doğru kullanılmazsa ne olacak?”

“Beril bunun üzerinde çalışıyor,” diye açıkladı. “Yönetilecekler, bir kontrol merkezi olacak ve gerekirse imha edilecekler.”

“Anladım,” diye cevapladım. “Fakat dediğim gibi görmem, incelemem ve çalışmam gerek. Bir anda çözüm üretebileceğim bir şey değil.”

“Farkındayım,” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Yüzündeki çizikleri yeni fark ediyordum. Bunlar o gece mi olmuştu? Karnımdaki yaradan ötürü Akın’ı incelememiştim. Gözlerimi Akın’a doğru kaldırarak sordum. 

“Yaraların o gece mi oldu?”

“Bazıları evet,” dediğinde bir cevap vermedim. Bakışlarım laboratuvarın içinde dolaştı. Ares bir köşede telefonuyla ilgileniyordu. Poyraz’ın bakışları Beril, Fulya ve Uras’ın üzerindeydi. Fulya’nın elleri bilgisayarın üzerinde dolaşıyordu. Seri bir şekilde çalışıyor ve üretiyordu. Uras ise onun yanında durmuş, önündeki mikroskopla incelemeler yapıyordu. Beril’in bilgisayara aldığı notları parmaklarının hareketinden anlayabiliyordum.

“Bitecek mi otuz sekiz güne?” dedim ona bakarak. 

“Bitmek zorunda,” derken aynı zamanda ayağa kalkmıştı. “Gelsene benimle.” Ben de ayağa kalkarak peşinden gittim. Ares’in bize baktığını fark etmiştim fakat aldırmadım. Önlükleri aldığımız odanın içine girdiğimizde masasının üzerine kalçasını yaslayarak oturdu.

“Mümkün mü sence?” dedi içeride bahsettikleri hakkında konuşarak. 

“Emin değilim. Mümkün olmayan hiçbir şey yok fakat bizim gücümüz yeter mi belirsiz.”

“Sabahları üzerinde çalışmak için burayı kullanabilirsin. Planlar benim odamda durur, istediğinde kapıyı çalarsın. Bu işi bitirmemiz gerekiyor.” 

Başımla onu onayladım. “Sonrasında ne yapılacak?”

“Bilmiyorum,” dedi derin bir nefes alarak. “Akademi karar verecek.”

“Senin çıkarın ne olacak?” dediğimde mırıldandı. 

“Ben akademi için çalışıyorum Mina. Bir çıkarım sözkonusu olamaz. Ama asıl soru senin çıkarların bence.”

“Konuşmayacağım bunları,” dedim ilerlerken. “Çalışacağım şimdi izin verirsen.” Bir cevap vermediğinde onu ardımda bırakarak içeriye masaya geçtim ve bahsettiği projeyi incelemeye devam ettim. 

***

Saatler sonra masadan kalkarken boynumun tutulduğunu hissediyordum. Karnımdaki ağrı artmıştı. Ağrı kesici etkisini yavaş yavaş azaltıyordu. Omuzlarımı arkaya doğru esneterek kaslarımı hareket ettirdiğimde sırtım sızladı. Fazlasıyla yorulmuştuk.

“Bugünlük yeter,” dedim oturduğum yerden kalkarken. Akın bizden önce çıkmıştı laboratuvardan ve ben buna ses çıkarmamıştım. 

“Bence de,” dedi Beril ayağa kalkarak. 

“Güzelim?..” Uras, Fulya’ya seslendiğinde Fulya bakışlarını ona doğru kaldırdı. 

“Bana uyar,” diyerek o da ayaklandı. 

“Sıkıntıdan duvar yumruklayacaktım.” Ares araya girerek bana doğru yürümeye başladığında gözlerimi devirdim. Bir yanıma Ares diğer yanıma Beril gelmişti. Uras ve Fulya arkadaydı. Uras’ın Fulya’ya sarıldığını tahmin edebiliyordum. Poyraz’sa hepimizin önünden ilerliyordu. Kapının önüne geldiğinde akıllı sistem geçiş onayı verdi ve hep birlikte laboratuvardan çıktık.

“Nasıl geçti?” diye Beril’e sordum. 

“Bir şeyler yakaladım gibi hissediyorum.” 

“Ben de ama emin değilim,” diye mırıldandım. “Başım ağrıyor.”

“Hem de nasıl, uzun zamandır bu kadar çalışmamıştım.” 

“Sen öğrenci değil miydin?” dedim aklıma düşen ayrıntıyla. 

“Evet ama kaldığım için ek olarak dövüş eğitimi alıyorum Ares’ten. Normal şartlarda eğitimimi tamamladım.”

“Ama Akın’ın ekibindensin?” dedim onaylamak istercesine. Başıyla beni onayladı. Siyah, kıvırcık uzun saçlara sahipti. Yüzünde inanılmaz bir çekicilik vardı. Biçimli dudakları kalındı. Gözleri ışıl ışıldı. Kesinlikle fazlasıyla dikkat çeken bir kadındı. Asansöre bindiğimizde Uras’ın Fulya’yı kendisine doğru çektiğini gördüm. Fulya’nın sırtı Uras’a yaslıydı. 

“Konuşmuyor mu bu böyle?” Gözümle Poyraz’ı işaret ettim. 

“Bizim yanımızda mı?” dedi Beril şaşkınlıkla. “Ancak Akın’la muhatap olur o.” Dudaklarımla sessiz bir vaov işareti yaptığımda güldü. “Yemek için nereye gidelim istersin?” 

“İçerinin sistemini hiç bilmiyorum,” desem de isteme fazlasıyla hâkimdim.

“Ah,” dedi şaşkınlıkla. “Burada sosyal hayatın idame edildiği bir kat var. Kadınlar için epilasyon merkezleri, estetik sistemleri, yapay bahçeler, kuaförler, hizmet alanı. Restoranlar, içeridekilerin çoğu dışarıya çıkamadığı için sosyal hayatlarına buralarda devam ediyorlar.”

“Çalışanlar nasıl seçiliyor?” dedim bunun cevabını bilsem de. 

“Başarısız öğrenciler çalıştırılıyor,” diye cevap verdi. Asansör durduğunda hep beraber indik. Poyraz bizi beklemeden ilerlemeye başladığında bizimle gelmeyeceğini anlamıştım. 

“Ee… nerenin yemeği daha güzel, siz bilirsiniz artık.”

“Kesinlikle yemek işi benden sorulur,” dedi Ares ve ilerlemeye başladı. 

“Arka tarafa geçeceğiz,” dedi Beril bana açıklama yaparak. Uras ve Fulya yalnızca birbirleriyle ilgileniyorlar ve bize uyum sağlıyorlardı. Birkaç dakikalık yürümenin ardından buğulu bir kapıdan parmak izlerimizi okutarak geçtik. Kapının açılışının ardından gördüğüm görüntü yeni bir düzen gibiydi. 

Kilometrelerce devam eden alana yapılan kış bahçesi gerçek bir bahçeyi andırıyordu. Ulaşımın kolaylaşması için sağ taraftan ilerleyen bir tren vardı. Bunun dışında bahçede taşıt bulunmuyordu. Belirli bir düzende konumlandırılmış binalar bahçeyle uyum içindeydi. Akademinin karanlık yanının tam zıddı dekore edilmişti. İçeride büyük ağaçlar, renk renk çiçekler ve banklar vardı. 

“Sevdin değil mi?” Beril’in konuşmasıyla bahçeyi incelemeyi bıraktım. 

“Hoş duruyor,” diye mırıldandım. 

“Şefin pizzalarını tatmalısın,” dedi Ares ilerideki beyaz restorana ilerlerken. 

“Efsun pizza yemez,” dedi Uras araya girerek. Güldüm. 

“Baya yakından tanıyoruz birbirimizi,” diyerek ikisini de iğneledim. 

“Unutun şu durumu da yemek yiyelim, n’olur?” Ares tartışmanın devamını kestiğinde derin bir nefes aldım. 

“Başka bir şey söyleriz sana da,” dedi Beril ve hep birlikte restoranın içine girdik. Kapıda görevli olan kız tebessüm ederek Uras’a döndüğünde Ares’in gözlerini devirdiğini gördüm. 

“Hoş geldiniz Uras Bey, hangi masaya alalım sizi?” Üzerimde dolaşan gözlerden kim olduğumdan haberdar olduklarını anlayabiliyordum. 

“Cam kenarında beş kişilik bir masa olsun.”

“Üst kat mı efendim?” dedi kız aynı kibarlıkla. Sarı uzun saçları vardı. Üzerine siyah bir takım giymişti. Takımının yakasında restoranın ismi ve akademinin logosu bulunuyordu. Hafif basenleri vardı fakat fazla kilolu değildi. Yüzünde zorunda olduğu için yaptığı belli olan özensiz bir makyaj vardı. 

“Evet.” Uras başını sallayarak kolunu Fulya’nın omzuna attı ve onu göğsüne doğru çekti. Burada kendi doğruları vardı. Kendi yaşamları, kendi düzenleri. Bütün insanlığın dışında korkunç bir düzen ve uyum içinde benliklerini kaybederek yaşıyorlardı. Önümüzden giden kızın ardından hep beraber hareket ettiğimizde Ares’in Beril’le konuştuğunu işittim. 

“Nasıl gidiyor?” 

“Bitmek üzere,” dedi Beril ona dönerek. “Senin?”

“Aynı sayılır. Yeni bir görev için dışarıda olacağım.”

“Çırağan nasıldı?” Beril’in sorusu üzerine Ares’in Beril’e anlatması gerekenden fazlasını anlattığını anlamıştım. Bu Beril’le yakın olmam için iyi bir sebepti. 

“Kaos, kan ve vahşet,” dedi Ares göz ucuyla bana bakarken. Beril’in de bakışları bana dönmüştü. 

“Kaosu kimin çıkardığını tahmin etmek zor değil,” dedi hafifçe gülümseyerek ve merdivenleri çıkmaya başladık. Ona gülümsedim. Yaşanılanlardan Ares’in az çok haberi olmalıydı. Oradan çıkarken Akın’la iletişim kurmuş olabilirlerdi. 

“Sen neden katıldın sahi?” dedi Beril masanın önüne geldiğimizde. 

“Akademi adına orada ben vardım. Akın bireysel bir katılımcıydı. Yaptıkları bizi yani A.S.P.’yi bağlamıyordu,” diyerek Ares bildiğim cümleleri kurmuştu. 

“Nasıl kabul ediyor anlamıyorum…” Beril’in mırıltısının ardından Uras’ın bize masaya kadar eşlik eden kıza teşekkür ettiğini işittim. 

“Bunu ona sorman gerek.” Ares’in kısa cevabı beni tatmin etmezken bu konu üzerine biraz daha konuşmalarını istedim. Akın’ın kabul ettiği neydi? Herkesten farklı olarak sahip olduğu ve yaptığı ne olabilirdi?

“Neyse,” dedi Beril konuyu kapatarak. Bu konunun üzerinde duracaktım. Bir şekilde öğrenecektim. 

“Ben köfte kâsesi alayım,” dedim menüye göz gezdirmeden yanımıza gelen garsona. 

“Bize her zamanki gibi dört orta boy pizza,” dedi Uras diğerlerinin gözlerine bakarak. Onay aldığında garsona dönüp ekledi. “Bir de varsa soğuk çay alayım.”

“Ben de,” dedi Fulya ona katılarak. 

“Ben portakal suyu istiyorum.” Beril’in ardından Ares ekledi. 

“Bira.” Garson elindeki tablete siparişleri girerken bana döndü. 

“Ben de sıcak şarap alayım,” dedim. Garson siparişlerimizi aldıktan sonra yanımızdan ayrıldı. 

“Nasıl gitti çalışmalarınız?” Fulya, Beril’e dönerek konuştuğunda Beril olan cevap verdi. 

“Emin değilim. Üzerinde çok çalışmak gerekiyor. Elimdeki DNA’ların kopyasını oluşturmamız gerek. Ardından kontrollü bir alanda parçalanmalı.”

“Uzaktan kontrolü mümkün mü?” dedi Uras, Beril’e. 

“Mümkün ama o ısıdayken herhangi bir teknoloji çalışabilir mi, emin değilim. Yerin binlerce metre altından bahsediyoruz.” Fulya, Beril’in yerine cevap vermişti. 

“Deneyip göreceğiz,” dedi Uras derin bir nefes alarak. 

“Hasan bakacak çalışmalara.” Duyduğum isim kaşlarımın çatılmasına sebep olurken bakışlarım Ares’e döndü. 

“Kim söyledi bunu?”

“Akın,” dedi Ares bana kaşlarını kaldırarak. Bu, hesabını ona sor demenin farklı bir yoluydu. 

“Peki.” 

“O nerede?” dedi Uras ve garson içeceklerimizi getirerek birer birer önümüze koydu.

“Yemek yemeye gelir birazdan,” dedi Ares de. Üst kat, aşağıyı tamamıyla görüyordu. Aşağıda yemek yiyenler laboratuvarlarda ve akademinin içinde çalışan insanlardı. Askerler dışında herkes alt katta yemek yiyordu. Yalnızca askerler kendilerine ait hücrelerde yemek yiyordu çünkü yüzlerinin diğerleri tarafından görülmesi yasaktı. 

Poyraz, bu yasağın dışında kaldığı için yemeğini nerede yiyordu, emin değildim. “Bu kata yalnızca sizler mi çıkabiliyorsunuz?” diye sordum. Bana Fulya cevap verdi.

“Biz, Ebru, yönetim kurulunda gördüğün herkes ve Poyraz.” Kaşlarımı kaldırdım. 

“Onun özelliği ne?”

“Akademi ikiye ayrılır,” dedi Beril önündeki portakal suyundan alırken. “Akın’ın ekibindekiler ve diğerleri. Akın ve ekibi akademinin içindeki bir başka güç. Ne tam olarak kopuk ne tam olarak bağlı. Hiçbirimizle aynı yerde değil. Ne üstümüzde ne de altımızda. Kendi sistemi var.”

“Neden?” Kaşlarımı kaldırdım. 

“Bu şartla kabul etti çünkü burada çalışmayı. Ve Yakuza da kabul etti,” diyerek Ares araya girdi. 

“Akademide Yakuza’yı gören tek kişinin o olduğu söyleniyor,” dedi Beril onun ardından. 

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. Bu işleri değiştirirdi. Bu elinde olan taşı da görevini de değiştirirdi. 

“Beril!” dedi Ares onu uyarırcasına ve Beril sustu. Bu kadarı bile benim için yeterliydi. Bakışlarımız Fulya ile kesiştiğinde onun da bu durumu bilmediğini anlamıştım. Garson elinde büyük bir tepsiyle yanımıza geldiğinde yemeklerin geldiğini gördüm. Diğerlerin önüne pizzalarını bırakırken benim önüme büyük köfte kâsemi bıraktı. Önümüzdeki servisi poşetlerinden çıkararak açtığımda Beril bana döndü. 

“Çok güzel duruyor.” 

Ares ona önündeki sosları uzatırken, “Bi’ gözün doysun be kızım!” dedi. 

Burada başka bir dünyanın içindelerdi. Yaptıkları, üzerine çalıştıkları işleri bilmesem onları zararsız, sıradan gençler olarak nitelendirirdim. Merak ediyordum, farklı bir hayat isterler miydi? Hiç yolları buraya düşmeseydi yine de bu işe dahil olmak isterler miydi?

Ben istemezdim. 

İnsanlık yok olsa dahi elimi sürmek istemezdim. Eğer varlığımı bu amaca borçlu olmasaydım dönüp bir kere daha bakmazdım. 

Önümdeki kâseden aldığım köfteyi kâsenin içindeki bulgura ve sosa batırarak ağzıma götürdüğümde diğerleri hâkimolmadığım bir konu hakkında konuşuyordu. Bakışlarımı restoranın içinde dolaştırdım. İçimin daraldığını hissediyordum. Bugün Fulya ile bir şekilde iletişim kurup diğerlerine ulaşmaya çalışacaktım. Merdivenlerden gelen sesler başımı merdivenlere çevirmeme sebep olurken gözlerim üst kata çıkan bedenlere takıldı. Akın ve Ebru restoranın içine giriyordu. Ebru, Akın’a heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Akın onu dinliyor muydu, emin değildim. Gözleri yerdeydi, daha çok bir şey düşünüyor gibi gözüküyordu. 

“Burada mısın?” Beril’in bana seslenmesiyle odaklandığım yerden ayrılarak Beril’e döndüm. 

“Hımm,” dedim önümdeki sıcak şaraptan bir yudum alırken. 

“Hangi katta kalıyorsun sen?” Beril ona cevap vermemi bekliyordu. Neredeyse hepsi yemeğini bitirmek üzereydi. Bense daha çeyreğini bile yememiştim. 

“Bilmiyorum ki Akın’ın yanındaki oda,” dedim göz ucuyla onlara bakarken. Duvar kenarında iki kişilik bir masa oturmuşlardı. “Sigaranız var mı ya?” 

“Bende var,” dedi Beril ve ayağa kalktı. “Ben de sigaraya çıkacaktım, gel beraber gidelim.”

“Olur,” diye onayladım. Oldukça heyecanlı, hareketli bir kızdı. Zekiydi fakat yolun çok başındaydı, toydu. Onunla biraz konuşmak işime gelebilirdi. 

“Personellerin bir arka kapısı var mı?” dedim masadan kalkarken. 

“On dakikaya geliriz.” Beril masadakilere ithafen konuşup bana dönerek ekledi. “Evet ama arka kısımda kalıyor. Bahçede de içebiliriz.”

“Kimsenin olmadığı bir yer olursa daha iyi olur.” 

Başıyla beni onayladı. “Peki.” 

Merdivenlerden inmeden önce son kez Akın ve Ebru’ya baktım. Yanlarında bir garson vardı, sipariş veriyor olmalılardı. Aşağıya indiğimizde garsonlara gülümseyerek mutfak tarafına doğru ilerledik ve demirden yapılmış, üzerinde personel yazısı bulunan kapıdan dışarıya çıktık. Burada binaya monte edilen yangın merdivenleri ve ardında büyük duvar vardı. Gri duvar öyle yüksekti ki arkasını görebilmemiz mümkün değildi. Binadan daha yüksek inşa edilmişti. 

Yangın merdivenlerine oturdum ve benim ardımdan Beril de oturdu. Cebinden çıkardığı sigarasını bana doğru uzattıktan sonra çakmağını da verdi. Uzattığı sigarayı alarak çakmakla sigaranın ucunu ateşledim ve nefesimi çekerek sigaranın yanmasını sağladım. Ardından çakmağı Beril’e geri uzattığımda kendi sigarasını yaktı.

“Ebru’yu görmek sinirini bozdu, değil mi?” dedi buraya inmemizi kastederek. 

“Ebru mu?” Fark etmemişim gibi davrandım. “Yemekten sonra sigara ve kahve yapmayı seviyorum,” diye mırıldandım. 

“Kötü biri değil, yalnızca fazla kurallarına düşkün.” Kurduğu cümle gülmeme sebep oldu. 

“Neye göre kötü değil?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Burada kötü olmayan tek kişi tanımıyorum Beril. Sen aynaya baktığında iyi bir insan mı görüyorsun?” Sigarasının dumanını içine çekti. 

“Ben aynaya baktığımda artık hiç kimseyi göremiyorum,” dedi. “Görmüyor musun? Boktan bir düzenin içindeyiz. Sokakta binlerce katil var. Hakkı yenen yüz binlerce insan var. Her gün başka bir psikolojik rahatsızlıkla tanışıyorlar. Sence bu insanlar iyi mi?”

“Neyin içinde olduğunuzun farkındasınız, değil mi?” Kurdukları oyunun dünyayı baştan yaratacağını biliyordum. 

“Konu neyin içinde olduğumuzla ilgili değil Efsun,” diyerek bana ismimle seslendi. “Neye inandığımızla ilgili. Bu işin sonunda hepimiz öldürüleceğiz belki. Yok olacağız, en iyi ihtimalle uyutulacağız ama bir düzen yıkılacak. Baştan yaratılacak. Dünyanın tamamının bu A.S.P.’deki düzende olduğunu düşünsene.”

“Düzen mi?” dedim itiraz edercesine. “Yaptığınız projeler dünyadaki dengeleri değiştiriyor. Çalıştığımız projenin kullanılmayacağına inandığımı mı sanıyorsunuz? Herkesin bir seçim hakkı vardır ve siz o hakkı ellerinden alıyorsunuz. Peki, başınızdaki insan?” diye sorguladım. “Onun özelliği ne? Onu sizden ayıran nedir? Hepiniz bir amaç uğruna öldüğünde o neden sonsuz bir yaşam amaçlıyor?”

“Bazılarının feda edilmesi gerekir.” Biten sigara izmaritini yere atarak yeni bir sigara yaktı. “O bu oyunun kurucusu. Kurucu yoksa oyun da yoktur. O senin de yaratıcın. Eğer bir seçim hakkından bahsediyorsak bırak bizler de seçimlerimizi yapalım. Ben buradayım,” dedi bana karşı çıkarak. 

“Yapın seçiminizi.” Onunla savaşmadım. “Günü geldiğinde sonuçlarına katlanmak zorunda olacaksınız ama yapın seçimlerinizi.”

“İçimize bir şeyler koparmak için geldiğini anlamadıklarını mı sanıyorsun?” Gözlerimin içine baktı. “Senin derdin ne? İnsanlık mı? Hiç sanmıyorum…”

“Benim derdim yaşamak,” dedim bir hasta gibi. “Bunu hepiniz biliyorsunuz. Bu akademinin her köşesinde anım var. Benim derdim yalnızca yaşamak. Ölümümün önüne geçtiğimde ne sizinle ne dünyayla bir derdim kalacak.” Ondan yeni bir sigara alırken bir cevap vermesini umarak sordum. “Akın’ı sizden ayıran ne?” 

Gülümsedi. “Konumu. İçerideki sistemin farkındasındır. Fulya ve Uras bizim üstümüz. Ebru da öyle. Ares askerlerin başında fakat Poyraz’ın kendine özel bir asker birliği var. Akın’ın Yakuza ile olan alakasını bilmiyor hiç kimse. Fakat bana sorarsan resmi bir kayıt olmasa dahi bu sistemin en başında olan, Yakuza’nın altında ismi yazılan adam Akın. A.S.P.’nin içinden A.S.P.’den ayrı bir birliği var.”

“Aranızda bir çizgi var ama bu çözemediğim bir sistem. Fulya üstüm diyorsun ama onunla aynı masada yemek yiyebiliyorsun. Ya da ona özel bir tavrın olmuyor. Ares’le yatıyorsun?” dedim sorarcasına. “Nasıl bir sistem olduğunu kavrayamadım hâlâ.” 

“Buradaki sistem kimseyi aşağıya çekmeye yönelik değil. Ares’le ilişkim olabilir. Uras’la da Akın’la da olabilir. Fakat konu görevlere geldiğinde sözünü dinlemek zorunda kalırım. Konu A.S.P.’ye geldiğinde kişisel hislerimizin bir anlamı kalmaz. Fulya ya da Uras’a hitap ederken isimlerini kullanırım ama emir verdiklerinde yerine getirmek zorundayımdır.”

“Nasıl sağlandığını çözemediğim bir sistem. İsyana çok müsait ama hiç kimse isyan çıkarmamış, şaşırtıcı.” Omuz silktiğinde güvenini kazanmak isteyerek geçmişine bir kapı açmak istedim. “Sen nasıl dahil oldun bu sisteme?” dedim onu merak ediyormuş gibi. Bir insanı tanımanın en güvenli ve kolay yolu geçmişini bilmekti. Hatırladığı anılara ve anlara sahip olmaktı.

“Çocukken getirildim. Okulumuz devletin düzenlediği bir teknoloji fuarına katıldı ve ben de fuar için proje üreten öğrencilerden biriydim. Projem seçildi, ardından aileme yatılı okuldan kabul aldığıma dair bir belge gönderildi ve akademiye alındım.”

“Ailen sorgulamadı mı?” Gözlerinin içine baktım. Bir an için duraksadı.

“Bir süre belirli aralıklarla görüştük. Yurtdışındayım sanıyorlardı. Ardından İstanbul’a döndüğümüz iddia edilen uçak yere düşerek parçalandı ve fuardan seçilen bütün öğrencilerin aileleri çocuklarının öldüğü zannetti.”

“Seni geçtim Beril ama…” Derin bir nefes alarak ekledim. “Ailene bunu yapmalarına nasıl izin verdin?”

“On bir yaşındaydım,” dedi sessizce. “Olması gereken oldu. Hiçbir şeye izin veremeyecek yaşta değildim.”

“Aynı eğitimlerden geçtin, değil mi?” Bize uygulanan eğitimleri kastediyordum. “Grubunuzdan kaç kişi hayatta? Kaç kişi şu an seninle. Yalnızca sen mi?”

“Boş versene.” Ayağa kalktı. “Geçmişi konuşmak istemiyorum. Yaşandı ve bitti. Fazlası yok, bu konumdayız hepimiz. Ve artık bir seçim şansımız yok.” 

“Peki.” Onu zorlamadım. Çıktığımız personel girişinden içeriye girerken zihnimde yaşanılacakları şekillendirmeye çalışıyordum. 

Karanlık bir gecenin sabahında bu yola çıkmıştım. Küçük adımlarla ilerlediğim yolda göğsümde bir silah gibi taşıdığım duygu acıydı. Acım beni büyütmüştü, acım beni yaşatmıştı. İçimdeki sızıya inat nefes almıştım. Göğüskafesimdeki kemikler birbirine geçerek kalbimi sıkıştırdığında içimdeki acıya tutunmuştum. Bu oyuna ilk kez dahil olduğumda içine sürüklendiğim karanlık gözlerimi açtığım dünyadan daha kötü değildi. 

Ben zaten bu karanlığın içine doğmuştum. Ben zaten bu karanlığın bir parçasıydım. Üzerimde oynanan savaş beni yaralasa da korkmuyordum çünkü kanayan yara öldürmezdi. Asıl kanatmayandan korkacaktın.

Zihnimin içindeki puslu anılar bana bir benlik verememişti. Geriye dönüp baktığımda anılarımın da bana baktığını hissettim. Yüzümü geçmişe döndüğümde gördüğüm yalnızca boşluktu. O boşluğun içinde süzülüyordum. 

Efsun Mina Öner.

Üç kelime, bir nefes. 

Onun bir geçmişi yok, onun bir geleceği yok. Yalnızca üç kelime, on üç harf. Onun kendine ait hiçbir anısı yok.

Merdivenlerden yukarıya doğru çıktığımızda göğsümün üzerindeki ağırlık büyüdü. Artık bitmeliydi, artık daha büyük adımlar atılmalıydı. Artık ne görmeye ne de yaşamaya katlanabiliyordum. Masaya göz gezdirdiğimde Ares’in masada olmadığını gördüm. 

“Ben bi Ares’e bakayım.” Beril’in sesini işittim fakat ona bakmadım. Yanımızdan ayrıldığında masada üç kişi kalmıştık. Fulya, Uras ve ben. Hemen karşımda kalan masada, bakışlarımı kaldırdığımda göz göze geldiğim Akın, Ebru ile beraber yemeğini yiyordu. 

“Buranın kütüphanesi var mı?” dedim Fulya’ya dönerek. 

“Kitap okumaktan hoşlandığını bilmiyorduk,” diye mırıldandığında gözlerinin içine baktım. Dinleniyor olabilirdik. Akademinin her alanında güvenlik kameraları ve ses cihazları vardı. Onlarla normal bir iletişim kurmam mümkün değildi. 

“Var.” Uras, Fulya yerine bana cevap vermişti. On Altı’ya ulaşmam gerekiyordu. Onunla iletişim kurmadan hareket edemezdim çünkü benim her adımımda kameralarla ilgilenen o oluyordu. 

“Kaçıncı katta?”

“Eksi üç, sol koridor.” 

“Anladım, girişler kartla mı?” Başını olumsuz anlamda salladı. 

“Güvenlik kameraları ve görevliler var,” dediğinde onu onayladım ve masadan kalktım. Ayaktayken ikisine doğru döndüm. 

“Sizinle hesaplaşmadık,” dedim herhangi bir dinleme cihazına karşı oynayarak. “Gün geldiğinde hesaplaşacağız ama şimdi değil. Bu iş bittiğinde pişman olacaksınız.” İkisinden de bir cevap gelmediğinde arkamı dönerek restoranın merdivenlerinden indim. Akın’ı ardımda Ebru ile bir yemek masasında bırakmıştım. 

O kadında anlamadığım bir şeyler vardı. İçinde bana karşı bir öfkesi vardı. Bu öfkeyi besleyenin ne olduğunu bilmiyordum ve umurumda da değildi. Başa çıkamayacağım biri değildi. Restorandan çıkarak hızlı adımlarla kış bahçesini çıkışına geldiğimde kapı yüzümü okuyarak açıldı. Muhtemelen nereye gittiğim kameralardan takip ediliyordu. On Altı’nın içeriye hâkim olup olmadığından emin değildim.

Kat asansörlerinin olduğu kısma geldiğimde benimle asansöre binen laboratuvar görevlilerinin bakışları üzerimde dolaştı. Herkese açık olan asansör oldukça büyüktü. Bakışlarına aldırmadan sırtımı asansörün demirliklerine yasladım. Asansör, kütüphanenin bulunduğu katta durduğunda diğerlerine bakmadan asansörden indim ve Uras’ın tarif ettiği yöne doğru ilerledim.

Büyük, boydan camla kaplı olan otomatik kapının önüne geldiğimde kapı açıldı ve beklemeden içeriye girdim. Girişin sağ tarafına kurulmuş olan danışma masasındaki görevli bana doğru döndüğünde ona gülümsedim.

“Üç Yüz Seksen,” dedi beni tanıdığını belirtircesine. Gözlüklü, kısa boylu bir kızdı. 

“Kitap alıp çıkacağım,” dediğimde başıyla beni onayladı. İçeriye doğru geçerek büyük kütüphanenin içine girdiğimde gözlerim sıra sıra dizilmiş olan kitaplıklarda gezindi. Harf verilerek kodlanan kitaplıkların aralarından geçerek “H” harfinin verildiği kitaplığın önüne geldiğimde elim raflarda dolaştı. Bu rafta bilimsel kitaplar ve makalelerin yer aldığı yazılar vardı. Kitapların sırt kısmında ellerimi gezdirerek on altıncı kitabı elime aldığımda derin bir nefes aldım. 

Kitabı nerede inceleyeceğimden emin değildim. Odamın kameralarla izlendiğini tahmin edebiliyordum. Beyaz kapaklı olan kitabı elime alarak arkamı döndüğümde gözlerimin önüne düşen beden kaşlarımı çatmama sebep oldu.

Üzerini değiştirmişti. Siyah bir tişört ve pantolon giyiyordu. Saçları hafif nemli gözüküyordu, duş aldığını anlayabilmiştim. Kaşlarımı yukarıya doğru kaldırdım.

“Pardon?” Gözlerinin içine baktım. Kahve gözleri dikkatle üzerimde dolaştı. Kalın dudakları aralandı. 

“Ne işin var kütüphanede?” dedi duruşunu bozmadan. İki sıra rafın arasındaydık. Gözleri yavaşça elimdeki kitaba doğru indi. 

“Kitap almak da mı yasak Akın?” diye sordum. “Asıl senin ne işin var burada? Yemeğin çabuk bitmiş.” Yanından geçecektim fakat bana izin vermeyeceğini tahmin edebiliyordum. Rafların arasındaki dar girişi geniş bedeni kaplamıştı. 

“Yemeği seninle yemediğim için bu öfke galiba?” dedi benimle alay ederek. Ona güldüm. Kütüphanede bir çalışma alanı olmaması ses çıkarmamızın sorun teşkil etmemesine sebep oluyordu. 

“Lütfen,” dedim ona dudaklarımı büzerek. “Bir kere yemek yesene benimle.”

“Olur güzelim,” dedi anlam veremediğim bir tavırla. “Onu da yaparız.”

“Çekil önümden,” dedim sertçe. Geriye doğru adımlamaya başladığında yanından geçerek kütüphanenin çıkışına doğru ilerledim. Kütüphane görevlisi beni görünce ayağa kalkmıştı ki ardımdaki Akın’ı gördüğünden olsa gerek yeniden oturdu. Kapıdan çıkarak asansöre doğru ilerlemeye başladığımda Akın ardımdan seslendi. 

“Benim odama geçeceğiz.” Etrafımızdaki insanların bize baktığını görsem de onlara aldırmadım. Aptal. 

“Sağdaki asansörü kullan,” dedi kendi bindikleri asansörden bahsederek. Ne adımlarımı yavaşlattım ne de dönüp ona baktım. Sessizce söylediğini yaparak onların kullandığı asansörün önünde durdum.

Asansörün kapılarının açılması için Akın kartını okuttuğunda içeriye geçerek sırtımı asansörün demirliklerine yasladım. Elimde sıkıca tuttuğum kitap vardı. Akın elimdeki kitaba uzandığında ona izin verdim ve elimdeki kitabı aldı. 

Kitabın sayfalarını açarak içine baktığında gülümsedim. “Bu kadar mı korkutuyorum seni?” dedim üzerine giderek. “Bir kitap Akın, size ait bir kitap.”

“Ne araştırdığını merak ettim,” dedi rahat bir tavırla ama içinde bir şeyler aradığını biliyordum. Kitabı bana geri uzattığında elinden çekerek aldım. Asansör odalarımızın bulunduğu kata geldiğinde kapıları açıldı ve önce Akın, ardındansa ben indim. Odasına doğru ilerlerken katta hiç kimse olmadığını fark ettim. Muhtemelen odadaki insanların rahatlığı düşünülerek içeriye girişler sınırlandırılıyordu.

Akın’ın odasına girdiğimizde derin bir nefes alarak ona döndüm. 

“Ne yapacağız burada?”

“Yarana bakacağım.” Ayakkabılarını çıkararak odanın içine doğru ilerledi. Yaramın varlığını bile unutmuştum. Zaman zaman sızlamasa var olduğunu hatırlamayacaktım. Elimdeki kitabı yatağının üzerine bırakarak ben de ayakkabılarımı çıkardım.

“Acıttım, iyileştiririm diyorsun yani,” dedim yatağın üzerine otururken. 

“Acıtan ben olmasaydım da iyileştirirdim,” diye mırıldandı. Kaşlarımı kaldırdım, banyoya doğru ilerlediğinde yatağına uzanmıştım. Buraya ilk geldiğim gece beni bu odaya getirmişti. Beni aldığı kapsülden diğerlerine dokunmadan ayrılmıştı çünkü bu dünyada iyilik bile sınıfsaldı. 

Banyodan elinde sargı beziyle geri döndüğünde sargı bezini değiştireceğini anladım. Başımı koyduğum yumuşak yastık biraz rahatlamama sebep olurken başımın tamamen içine gömülüyor olması beni rahatsız etmişti. Bir elim saçıma uzandı ve tokamı çıkardım. 

“Düzgün dur,” dedi Akın devamlı hareketlerimden rahatsız olarak. 

“Yastığında ne var senin?” Başımın gömüldüğü yastıktan hafifçe kalktım. Yastığı kaldırarak diğer tarafına çevirecektim ki altındaki küçük flaş bellek kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Belleği elime alırken yatağın kenarına oturmuş sargı için gerekli malzemeleri ayarlayan Akın’a döndüm. 

“Bu senin mi?” Onun olduğuna ihtimal vermiyordum.

“Ne benim mi?” Bakışlarını bana doğru kaldırdığında elimdeki siyah belleği gördü. Yüz hatları gerilirken mırıldandı. “Nereden buldun onu?” 

“Yastığının altından.”

Elindeki sargı bezlerini bırakarak ayağa kalktığında ben de yattığım yatakta doğruldum. Dolabının kapağını açarak içinden dizüstü bilgisayarını çıkardı. 

“Odana herhangi biri girebilir mi?” dedim kaşlarımı kaldırarak. 

“Senden başka hiç kimse.” Sesi soğuk çıkmıştı. Kaşlarım alayla kalktı.

“Önce karnına yediğin bıçak, sonra bellek,” dedim gülerek. “Her boku benim üzerime mi yıkacaksın böyle?”

“Yapmadığın hiçbir şeyin hesabını sormuyorum sana!” Sesini yükseltmişti. Bilgisayarı yatağın üzerine bıraktığında açılan ekranına baktım. 

“Siktir git!” dedim sinirle. Elimdeki belleği bilgisayarının klavyesinin üzerine fırlattığımda bana bakmadan belleği aldı ve bilgisayarın girişine yerleştirdi. 

“Eğer Mina,” dedi kısık sesle. “Bu da senin başının altından çıkan bir şeyse…”

“Ne olur?” Devam etmesine izin vermedim. “Ne bok yiyebilirsin? Asıl eğer bunu da benim üzerime yıkmaya kalkarsan görürsün savaş neymiş.” Bilgisayarı kendime doğru çektim. “Sen ben sustum diye çok yüz buldun,” dedim ona karşı çıkarak. “Bıçak yarası neymiş, hangi yara can acıtırmış, daha bilmiyorsun.”

“O bıçağı sen sapladın ve hâlâ üste çıkmaya çalışıyorsun,” dediğinde kısık sesle söylendim. 

“Amına koyacağım böyle işin!” Bilgisayar ekranında açılan klasöre girerek dosyayı açtığımda karşılaştığım siyah ekranlı bir videoydu. Bakışlarım yavaşça Akın’a döndü. Aynı zamanda oynatma tuşuna bastım. Bilgisayar ekranını kaplayan görüntü biraz önce kurduğumuz cümleleri anlamsız kılarken olanları kavramaya çalıştım. 

Görüntü Akın’ın laboratuvarından çıktığım saate aitti. Ben odaya girdiğimde beni fark eden Akın eşya dolabına doğru ilerliyor ve dolabın içinden çıkardığı bıçağı karnına saplıyordu. Gözlerinde gördüğüm öfkenin kime karşı olduğunu bilmiyordum ama bu saatten sonra benim öfkemin kime karşı olacağını biliyordum.

İçimde yeşermeye başlayan güven tohumları bilgisayar ekranında oynayan videoyla birer birer çürürken kalbimi çevreleyen nefret, o öfkenin bir silah gibi Akın’a dönmesine sebep oldu. 

Akın Karasu, o laboratuvarda kendi kendisini bıçaklamış ve suçu benim üzerime yıkmıştı. 

Her zaman sana yalan söyleyen birinin söylediği yalan bir ihanet midir, bilinmez. Fakat biliyordum ki bütün gerçek savaşlar ve sevgi ihanetle başlar. 

İçimdeki güven suları kururken gözlerine baktığım, yatağında uyuduğum, yaralarımı sarmasına izin verdiğim bu adama artık hiçbir zaman güvenemeyeceğimi biliyordum.

“Üç,” dedi zihnimdeki ses beni boğazımdaki bıçağı tuttuğu o geceye götürerek. “İki,” diye mırıldandı ve kafamın içinde dönüp duran köstekli saat içimdeki korkuyu besledi. “Bir.”

Sen, fiiller bıçak yarasından keskin olamaz mı sanıyorsun?

Öldürdü içimde ona inanmak için bekleyen küçük kızı.



 

Tüm Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu