0 %

BÖLÜM 1

Yazı Boyutu
100%


 “TANRI ADAMI VE KİBRİTÇİ KIZ”

 

“Kibritçi Kız masalını bilir misin?” Uzaklardan duyduğum sesi işitebiliyor ama cevap veremiyordum. Bir çocuğa ait olduğunu anlayabiliyordum. İçine hapsolduğum kapsülün içinde ona cevap vermek istedim ama yapamadım. Gücüm, gözlerimi açmaya yetmedi. 

“Bir zamanlar parmak uçları çatlamış, dudakları kurumuş, küçük bir kız çocuğu dağ başında, bir başına yaşarmış.” Sesinde öfke vardı fakat o sesi duymak bana huzurlu hissettiriyordu. 

“Kız her gün bir kibrit yakarmış. Yalnız kaldığı o soğuk ormanın ortasında. Birkaç saniyelik ışık oluştururmuş kendine.” Çocuk sustu. Devam et. Lütfen. Yaşadığımı hissettiriyorsun bana. 

“Kızın elinde kibritler değil, anılar varmış ve küçük kız her bir kibriti yaktığında gözlerinde bir hatıra canlanırmış. Bu hatıralar ona ait değilmiş, insanlığın unuttuğu parçalarmış. Kimi bir annenin gülüşü, kimi hâlâ kalbinde merhamet taşıyan bir babanın sıcak ellerini anımsatırmış.” Küçük çocuk odanın içinde birkaç adım attı. Onu göremiyordum ama işittiğim sesler ne yaptığını anlamama yetiyordu.

Bir gün karşısına Tanrı Adamı çıkmış. Üstü başı yırtık, yüzü zamansız. Ne ağlar ne güler.” Derin bir nefes aldı.

“Kıza şöyle demiş: ‘Sen insanların unuttuklarını taşıyorsun ama onlar seni hiçbir zaman hatırlamayacak. Yaktığın her anı onlara gerçek bir hayat bahşediyor ama seni yok ediyor yavrum.’ Kalbimde ilk kez heyecan hissettim. Küçük oğlan ellerini içinde yattığım kapsülün camına yaslamıştı. 

“Kız, Tanrı Adamı’nın gözlerinin içine bakarak elindeki son kibriti yakmış, Üç Yüz Seksen. ‘Bu sonuncusu,” demiş ve eklemiş. ‘Bu da senin için olsun. Belki bir gün sen kendini hatırlarsın’.”

Ve kibriti yakmış.

Tanrı Adamı ağlamış.

Gözyaşından anılar akmış. 

Kızın yaktığı her şey Tanrı Adamı’nın kalbinde toplanmış. Mezarlığında çiçekler açmış.

Ve Tanrı adamı öğrenmiş:

Tanrı olmak hatırlamak değil,

Unutulanı affetmekmiş.”

Küçük çocuğun ağladığını işittim. “Ben Tanrı olacağım Üç Yüz Seksen. Bana kalan kibrit sensin. Ya seni yakacağım ve kazanacağım. Ya da senin için herkesi yakacağım.”

O gözünden, ben kalbimden akıttım gözyaşlarımı.

Ağlatan yaradan korkma küçük oğlan, 

öldürecek olan ağlayamadıklarındır.

***

Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü son sınıf öğrencisiydim, bu yıl gündemimde sınavdan ve stajdan çok daha önemli konular yer alıyordu[zk1] [BK2] . Bakmam gereken bir annem vardı. Çalışmak zorundaydım. Yaşıtlarım kadar şanslı değildim ve hiçbir zaman da olamayacaktım.

Eğer Tanrı sizin için bir mucize yaratmadıysa kendi mucizenizi yaratmak zorunda kalıyordunuz. 

Efsun Mina Öner. 

Şehre üç yıl önce taşradan taşınan yoksul bir ailenin en büyük kız çocuğu. Annem doğduğum gün bütün şehri sislerin ve karabulutların kapladığını anlatırdı. O gece bütün bu şehir için bekledikleri mucizenin ben olduğuna inanmış ya da yalnızca öyle olmasını dilemiş, bilmiyordum. 

İsmimin anlamı buradan geliyor. Efsun. Büyülü bir kız çocuğu. Mina ise eski bir inanışta şeytanın taşlandığı yer anlamına geliyor. 

Şehrin üzerindeki acıyı benim yok edeceğime inanmışlar. Özel bir çocuk olmamı dilemişler. Fakat ben hiçbir zaman o çocuk olamadım. Yine de bunun için kendimi suçlamıyorum çünkü dünyayı kurtaracak gücün tek bir kişide olacağına dair olan inancın aptallıktan başka hiçbir şey olmadığını biliyordum. Bizler bu sisteme hizmet edecek kölelerden başka hiçbir şey değildik, hiçbir zaman olamadık ve biliyordum ki olamayacaktık. 

Gözlerim sınıfın tam ortasına kurulu olan büyük tahtadayken zihnim bambaşka bir noktadaydı. Uzun saçlarımı geriye doğru attım. Bakışlarım dersi dikkatle dinleyen öğrencilerde dolaştı. 

Yalnızca yirmi iki yaşındaydım. Kendi hayatımdan başka kurtaracak hiçbir şeyim yoktu. Ailemi bu çukurdan çekip alacak, kendime başka bir hayat çizecektim. Diledikleri gibi bir mucizeye sahip olabilirdim. Göğsümde büyülü bir güç taşıyabilirdim. Ama bütün bunlar gerçek olsa bile içimdeki gücü kendimden başka hiç kimse için tüketmeyeceğimi biliyordum. 

Geçmişimdeki kız çocuğu. 

Beni aynaların ardından izlemeyi bırak. 

Bu bizim mucizemiz. Bu bizim gücümüz. 

“Efsun,” dedi profesör bana dönerek. “Bugün odama uğra.”

Kaşlarımı çatarak ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Peki,” diye mırıldandım. Yanımda oturan Uras bana dönerek mırıldandı.

“Yine hangi konuda kuyruğuna bastın acaba ihtiyarın?”

“Ona yardım etmemi isteyecek.”

“Kabul etsene kızım!” dedi beni azarlayarak. “Koskoca profesör, ne kaybedeceksin?” Milyonuncu kez aynı konuşmayı yaptığımız için ona gözlerimi devirdim ve defterimi alarak büyük el çantamın içine yerleştirdim. 

Üzerimdeki siyah dar kot pantolonun üzerine çektiğim siyah çizmelerim boyumu olduğundan daha uzun gösteriyordu. Üzerimde siyah, göbeğimi açıkta bırakan ve göğsüme yapışan tişörtüm vardı. Onun üzerine siyah deri ceketimi giymiştim. Aralık ayındaydık fakat fazla üşüyen bir insan değildim. 

“Nasıl götün donmuyor ve hasta olmuyorsun anlamıyorum?” 

Uras’a dönerek mırıldandım. “Sağlıklı besleniyorum.”

“Onu fiziğinden anlıyoruz güzelim,” dedi bana göz kırparak. Başımı olumsuz anlamda sallayarak güldüm. Arada bana iltifat eder, pek çok kez sinir krizi geçirmeme sebep olurdu fakat gün sonunda yolum yine ona düşerdi. 

Uras benim hiç sahip olamadığım erkek kardeşim gibiydi. 

“Hadi Fulya’yı alalım da bize geçelim,” dedi Uras eliyle beni yönlendirerek. 

“Sen Fulya’yı al, ben profesörün yanına geçeyim.” Duraksadım. “Halledip geleceğim hemen.”

“Anlaştık,” dedi ve eliyle beni onaylayan bir işaret yaptı. Uras merdivenlere ilerlediğinde profesörün odasına giden koridorda yürümeye devam ettim. İçimde huzursuzluk vardı. Anlam veremediğim bir his bütün göğsümü kaplamıştı. 

Fulya ekibimin bir diğer üyesiydi ve teknoloji dehasıydı. O da bizimle üniversitenin mühendislik fakültesinde okuyordu. Onun teknolojisiyle tıp bir noktada birleştirilebilirse ortaya çıkabilecekleri hayal bile edemiyordum. 

Kapıyı tıklattıktan hemen sonra hafifçe araladım ve içeriye doğru seslendim. “Beni çağırmıştınız hocam.”

“Gel Efsun,” dedi bakışlarını önündeki kâğıtlardan kaldırarak. 

“Buyurun.”

“Otur bakalım.” Önündeki sandalyeyi gösterdiğinde bugün burada işimin uzun süreceğini anlamıştım. 

“Konu neydi?” derken hafifçe tebessüm ettim. [zk3] 

“Projeye katılmamakta kararlı mısın?” Bu sefer konuyu uzatmadan direkt giriş yapmıştı. Kaşlarımı kaldırarak cevap verdim.

“Evet, vaktim olduğunu sanmıyorum.”

“Anlaşılan o ki derslere de pek vaktin olmayacak.”

“Neden?” dedim anlamayarak. 

“Üzerinde uğraştığın her neyse bırakmalısın Efsun,” dedi eli gözlüğüne uzanırken. Gözlüğünü çıkararak masaya bıraktı. Çökmüş gözleri yüzümde gezindi. “Sen sadece son sınıf öğrencisisin, daha fazlası değil.”

İhtiyar, dedim içimden. Moral bozmaktan ileriye gitmiyordu. 

“Daha fazlası olmak için bir şansım var ama.” Karşı çıktığımda kaşlarını kaldırdı. Alnındaki çizgiler belirginleşti. Gözlerinin etrafında yaşını belli eden derin çizgiler vardı.

“Şu an değil,” dediğinde güldüm.

“Şu an değilse ne zaman?”

“Bu sana son uyarım olsun.” Başımla onu onayladım. Profesöre çıkışacak kadar kafayı yememiştim. “Bugün bana yardım edeceksin,” dedi itiraz istemeyen bir dille. 

“Hangi konuda?”

“Benim için iki makale inceleyip gerekli konularda notlar çıkarmanı rica edeceğim. Eğer işin yoksa tabii.” Sondaki imasını anladığımda derin bir nefes aldım. 

“İşim yok tabii ki.” Telefonumu çıkararak Uras’a kısa mesaj gönderdim. 

Efsun: Eve Fulya’yla birlikte gidin, ben bugün yokum. [zk4] [BK5] 

Uras: O iş bizde, seni yine bizim ihtiyar mı yakaladı?

Efsun: Maalesef :/

“Karşıdaki bilgisayarı kullanabilirsin,” dedi tam karşısında kalan ahşap masayı göstererek. 

“Ders çıkış saatinde geleyim o zaman,” dediğimde başıyla beni onayladı. “Derslerim önemli tabii.” Ayağa kalktığımda önündeki kâğıtlara bakmaya geri döndü[zk6] [BK7] . 

Profesöre arkamı dönerek odadan çıktım ve kapattığım kapıya yaslanarak derin bir nefes aldım. Bugünü de bir şekilde atlatacaktık. Telefonumu cebimden çıkararak yaslandığım kapıdan ayrıldım ve Uras’ın telefonunu tuşlayarak okulun koridorunda ilerlemeye başladım. Telefon birkaç çalışın ardından açıldı.

“Neredesiniz?” 

“Kafeteryada oturuyoruz,” dedi hiçbir şey sormadan. 

“Tamam, geliyorum.” Telefonu kapattıktan hemen sonra önünde durduğum asansörü çağırdım. Asansörün gelmesini beklerken telefonumdan sosyal medya hesaplarıma girmiş, ülkenin gündemindeki olayları inceliyordum. Görmeye[zk8] [zk9] [BK10] alıştığımız tartışma konuları defalarca, farklı kişiler tarafından konuşulmaya devam ediyordu. 

Gündeme değer hiçbir şey yoktu.

Kadın cinayetleri, gece vakti bıçaklanan taksici, kaçırılan küçük kız çocukları, kara para aklayan işadamları. 

Trajikomik, dedim içimden. Gündem olmaya değer hiçbir olay yoktu çünkü hepsine alışmıştık. Alıştırılmıştık.

Asansörün geldiğini belli eden ses kata yayılırken ardımda biriken kalabalığa aldırmadan kapıları açılan asansöre bindim ve kafeteryanın olduğu kata gitmek için düğmeye bastım. Benim ardımdan birkaç kişi daha asansöre binebilmişti. Telefonumun ekranını kapatarak asansörün dijital ekranındaki rakamların yükselişini izledim. Dördüncü kata geldiğimizde açılan kapıdan geçerek okulun kafeteryasına giriş yaptım. 

İnsanların arasından geçerken gözlerim Fulya ve Uras’ı aramaya devam ediyordu. Fulya’nın bakır saçlarını gördüğümde tebessüm ederek masalarına ilerledim. Masada yalnızca ikisi vardı. Sandalye çekerek masalarına oturduğumda ikisinin de gözü üzerime kaydı. 

“Sonunda gelebildin,” dedi Uras bana dönerek. 

Fulya dudaklarını büzerek cevap verdi. “Senin adına üzüldüm.” Profesörden bahsettiğini anladığımda başımı iki yana salladım. 

“Adam birinci sınıftan beri peşimi bırakmadı, farkında mısınız?”

“Son senen, bir de buradan bak.” Uras’a gözlerimi devirerek konuyu değiştirdim. 

“Bana bir filtre kahve alsana.”

“Nasıl isterseniz Efsun Hanım,” diyerek ayağa kalktığında gülümsedim ve Fulya’ya döndüm. 

“Sen ne yaptın?” 

“N’olsun, ödevleri bitirdim, kodlamada hata yapmışım, onu düzelttik Uras’la.”

“Her şey yolunda yani, akşam bizdesiniz?” Tek kaşımı kaldırarak sorduğum soruyu hızla cevapladı. 

“Yolunda.” Başımla onu onayladım. Uras yanımıza döndüğünde bakışlarımız ona kaydı. Uras’la birlikte yanımıza gelen Tekin’e baktım. Kahvem Tekin’in elindeydi.

“Teşekkür ederim,” dedim önüme koyduğu kahveye bakarak. 

“Derse girmiyor muyuz?” Uras bana bakarak konuştuğunda başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Derse girmiyoruz.

“Zaten gecelere kadar çalışacağım, hiç ders kafamda değilim.”

“Ne çalışacaksın?” dedi Tekin bana kaşlarını çatarak. 

“Genetik ve Genom Biyoetiği ders profesörü olan canım Ali Hoca yine Efsun’a kendi işlerini yıktı.” Uras, Tekin’e alayla cevap verdiğinde güldüm. Tekin, Fulya’nın sınıfındandı ve bölümümüzle uzaktan ya da yakından bir alakası yoktu. Onu bozmak için böyle bir cevap verdiğinin bilincindeydim. 

Elimdeki kahveden birkaç yudum daha alıp masaya doğru konuştum. “Ben kalkayım, belki erken biter işim.”

“Hiç sanmam,” dedi Uras bana göz kırparak. 

Gülerek Tekin’e döndüm. “Kahve borcum olsun.”

“İyi çalışmalar,” diye mırıldandığında Fulya’ya bir şey söylemeden masadan kalktım ve geldiğim yolu takip ederek profesörün odasının olduğu kata indim. Yüzümde alaylı bir gülümseme vardı. 

Odanın kapısına geldiğimde o gülümsemeyi yüzümden silerek kapıyı tıklattım ve elimdeki kahveyi kapının yanında kalan çöp kutusuna attım. İçeriden onay sesi geldiğinde kapıyı aralayarak birkaç dakika [zk11] [BK12] önce ayrıldığım odaya girdim. 

“Bitti mi dersin?” 

Profesör bana bakmadan konuştuğunda ona cevap verdim. “Evet, bitti hocam.”

“Başla o zaman, çok işin var gibi duruyor.”

“Tabii, başlayayım ben.”

Bilgisayarın başına geçtim ve çantamı masanın üzerine bıraktım. Mail olarak gönderdiği iki ayrı makaleyi incelemek için önüme açtığımda iki farklı dille karşılaşmayı beklemiyordum. İşimi zorlaştırmak için elinden geleni yapıyordu ve yapacaktı. 

Derin bir nefes alarak gönderdiği makaleleri okumaya koyuldum. Yaklaşık bir saat sonra yorulduğumu hissettiğimde başımı kaldırarak profesöre döndüm. “Kahve alacağım, ister misiniz?”

“Teşekkür ederim, istemiyorum.” Elbette, eğer isteseydi asistanına seslenebilirdi. 

Kapıyı açarak odadan çıkarken derin bir nefes aldım. “Bütün işler beni bulur zaten.”

Telefonumu çıkararak Fulya’ya mesaj gönderdim ve koridorda yürümeye başladım. Saat sekize geliyordu. 

Efsun: Sorun yok, değil mi?

Fulya: Yok, yemek yemeye çıkıyoruz şimdi. 

“Efsun…” Kaan’ın sesini duyduğumda başımı sağa çevirdim. Bölümden bir başka arkadaşımdı.

“Bir sen eksiktin şu an,” dedim gergin bir şekilde. 

Gülerek bana cevap verdi. “Sakin ol, kim kuyruğuna bastı yine senin?” 

“Başka hiçbir işim yokmuş gibi makale okuyorum, ya beynim sikildi akşam akşam.” 

“Durum baya ciddi desene,” dediğinde omuz silktim. Otomatların önüne geldiğimde duraksayarak cebimde bozuk para aradım. Ben cebimden parayı çıkarana kadar Kaan kâğıt parayı otomata koydu. 

“Bugün neden herkes bana kahve alıyor gerçekten?” Kaan anlamadığını belirten bir bakış attı ama başım ağrıdığı için açıklama yapma ihtiyacı duymadım. “Sağ ol,” dedim bir kahve ısmarlamasını umursamayarak. 

“Borcun olsun ama Bebek sahilde isterim.”

“Bak işine ya, eğlenme benimle.” Göz kırparak geri geri yürüdüğünde kahvemin dolmasını bekliyordum. 

“Hadi sana kolay gelsin, ben kaçtım.” 

Kahvemi alıp odaya geri döndüğümde profesör çantasını topluyordu. “İlk makaleyi bitirdiğinde çıkabilirsin, güvenliği bilgilendireceğim.”

“Tamamdır,” dedim onu başımla onaylarken. 

Yaklaşık dört saat boyunca elimdeki kahveyle birlikte bilgisayardaki akademik makaleleri incelemiş ve mailde yazan konular üzerine notlar çıkarmıştım. Beynimin yavaşça bilgisayar ekranına akmasına son üç saniye kaldığını hissediyordum.

Altı buçuktan beri bu masadaydım ve şu an saat on bire gelmek üzereydi. Derin bir nefes alarak eşyalarımı çantamın içine toparladım. Elime aldığım kahve bardağını odadaki çöpün içine attım.

Telefonumu elime alarak Uras’ı aradım ve okulun ıssızlığına aldırmadan koridorda ilerlemeye başladım. Telefon defalarca kez çaldıktan sonra hat düşerek kapandığında istemsizce kaşlarımı çattım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Uras’ın deyimiyle ihtiyar yani profesör, yine bir şekilde işimi aksatmayı becermişti ve bu sinirimi bozuyordu. 

Gözüm kolumdaki elektronik saate kaydı. Nabzım normaldi fakat kalp atışlarım için aynı şeyi söyleyemiyordum. Güvenliğe selam verip okul kartımı gösterdim ve turnikelere kartımı okutarak okuldan çıkış yaptım. 

Soğuk hava deri ceketime daha fazla sarılmama sebep olurken arabamı okulun otoparkına bırakmadığım için yarım ağız bir küfür mırıldandım.

 “Sikeyim böyle işi.”

Soğuğa aldırmadan hızlı adımlarla arabamı park ettiğim caddeye ilerlerken ceketimin cebinden titreyen telefonuma gelen bildirime bakmak için kolsaatime baktım. 

Uras: Projeler yok.

Uras: Biri projeni çaldı, Efsun burası çok kötü durumda.

“İşte şimdi gerçekten başladık.” Gördüğüm mesajla başladığımızı anladığımda koşarak arabaya ilerledim ve anahtarımı çıkararak arabanın kapılarını açtım. Ne yaptığımı anlayamayacak kadar hızlıydım, kalbim de nabzım da oldukça yüksekti ve kanımda adrenalininle öfkenin yarattığı canlanmayı hissedebiliyordum. 

Arabayı çalıştırarak gazı köklediğimde bir yandan arabama Uras’ı aramasını söyledim. 

“Uras’ı ara.”

Senin için hemen hallediyorum.” 

Telefon defalarca kez çalmasına rağmen açılmadığında içimdeki korku büyüdü. Güvenli bir noktaya geçtiklerinde beni haberdar edeceklerini biliyordum fakat başlarına bir şey gelmiş olma ihtimali gözlerimin dolmasına sebep oluyordu. Stresten ve korkudan ne yapacağımı bilmediğimden olsa gerek, o an Fulya’yı arabanın akıllı sisteminden aramayı akıl edemedim ve arabanın hızına aldırmadan elimi yan koltuğa attığım çantama uzattım. Bir elimle direksiyona hâkim olmaya çalışırken diğer elim çantamın içindeki telefonumu arıyordu. 

Telefonu kavradığımda hızla açarak Fulya’nın telefonunu tuşladım. Telefon[zk13] [BK14]  çaldı, tekrar çaldı ve meşgule düştü. Göğsümün sızladığını hissederken gözlerimin önüne bir anı düştü. Onları bu yola ben sürüklemiştim. 

Kaybın gölgesi, aralık gecesinin üzerine düşerken benden bir parça koptuğunu hissettim. Sınır tanımıyordum, sevgide de, nefrette de, inançta da... Başımdaki tanıdık ağrı sinirle direksiyona vurmama sebep olurken hız göstergesinin sınırlarını zorlamaya devam ettim. 

Telefonu yan koltuğa, arabanın içine fırlatırken nereye düştüğünün farkında bile değildim. Aklımda yalnızca onlar vardı. Projelerin bir önemi yoktu çünkü her bir detayını zihnime kazırcasına ezberlemiştim. İki kâğıt parçasına ihtiyacım yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. 

Gözlerimden süzülen bir damla yaş içimdeki korkuyu körükledi. Nabzım yükselirken içimdeki ateş bu gece o evi yakabilecek kadar büyüktü. Araba evin girişine geldiğinde büyük demir kapının ardına kadar açık olduğunu gördüm. Hızdan ötürü sarsılarak durdum ve arabanın içindeki hiçbir şeyi almayarak evin kapısına doğru yürümeye başladım. 

Adımlarım korkuyu beraberinde getiriyordu. Karanlık geceyi aydınlatan ay bu gece ışığını göğüskafesime ulaştıramamıştı ve karanlıkta kalmış gibi hissediyordum. 

“Uras! Neredesiniz?” Evin içine doğru bağırırken ardına kadar açık olan kapıya aldırmadım. Bu uğradığım ilk saldırı değildi fakat hiçbir zaman bu kadar ileri gidebilen biri olmamıştı. Yere düşüp parçalanan vazolar burada çıkan kaosun bir kanıtıydı ya da özellikle bir kargaşa çıktığı belli olsun diye yere atılmıştı. 

Elim cebimdeki şırıngaya ulaşsa da beni bu şırınganın korumayacağını biliyordum. Merdivenlerden yavaş yavaş inerken salonda hiçbir şey olmadığını gördüm. Evde ölüm sessizliği vardı ve bu kalbimin biraz daha acımasına sebep oldu. 

Derin bir nefes alarak sol taraftaki mutfak kapısına ilerledim. Mutfağın içindeki merdivenler projelerin olduğu kata iniyordu ve ben orada göreceklerime hazır değildim. Ses çıkarmamaya özen göstererek aşağıya inerken ışıkların hepsinin açık olması buraya birilerinin girdiğini belli etmek için özellikle bırakılmış gibiydi. 

Açık olan kapıdan geçerek içeriye geçtiğimde aradığım bedenleri orada da göremedim. Derin bir nefes alarak elimi cebimden çıkarırken zihnimin yorulduğunu hissediyordum. 

“Kimse yok mu?” diye bağırdım bir sonuç alamayacağımı anladığımda. “Bu siktiğimin evinde kimse yok mu? Aradığınızın o proje olmadığını biliyorum!” 

Beni karşılayan sessizlik göğüskafesimin sıkışmasına sebep oldu. Sessizlik ruhumu çekerken yerde duran çöp kovasına tekme attım. Odanın içine savrulan demir çöp kovasının zeminde bıraktığı ses kulaklarımda yankılanırken gözlerimden akan yaşlara izin verdim. 

Şimdi ne yapacaktım? Polise gidemez, yaşanılanları kimseye anlatamazdım. Çaresizlik, içimdeki acıyı beslerken gözlerimi kapattım. “Ne istiyorsanız vereceğim,” dedim beni dinliyor olduklarını umarak. Onlara canımı verir, zihnime dair bir parçayı vermezdim. 

Saçlarımın dibinde hissettiğim keskin acı elimin yeniden ceketimin cebine uzanmasına sebep oldu ama arkamdaki kişi diziyle sırtıma tekme attı. Sızlayan saç tellerime aldırmadan sağa dönerek ayağına ayağımı doladım ve yüzünde kar maskesi olan adamın yere düşmesini sağladım. 

“Güzel hareket,” dedi beni alaya alarak. 

“Uras nerede?” Dirseğimle boğazına baskı yaparken diğer elim hâlâ cebimdeki şırıngada olduğu için maskesini çıkaramıyordum. Maskenin altındaki yüzü merak etmiyordum da çünkü bütün bunların sorumlusunun buraya kadar gelmeyeceğinin farkındaydım. 

“Projelerinden çok mu önemsiyorsun çalışanlarını?” Boğazına dayadığım dirseğimi daha da bastırırken zar zor nefes aldığının farkındaydım. Dizlerimi [zk15] [BK16] bedeninin iki yanına açmış, üzerine doğru eğilmiştim. Bir elimi zor durumda kalırsam kullanmaktan çekinmeyeceğim şırıngadan ayırmadım. Şırınga bir ihtimaldi, silahtı, kurtuluştu. 

“Ne istiyorsunuz?” derken maskesinden gözüken gözlerine bakıyordum. Altımda yatıyor, dirseğim boğazını sıkıyordu fakat gözleri anlamlandıramadığım bir zaferle bakıyordu.

“Seni güzelim seni,” dedi aynı alaylı ses tonuyla. Ses tonunun altındaki imayı anladığımda elimdeki şırıngayı sıktım. Şırıngayı boğazına batırmak için cebimden çıkaracağım sırada başını yana eğerek mırıldandı. “Bu da güzel hareket ama çok klişe.” Elimi ters çevirerek şırıngayı yere düşürdüğünde küfrettim.

 “Siktir.”

Dengemin bozulmasıyla altımdan kurtularak ayağa kalktı ve şırıngaya ayağıyla vurduğunda şırınga dolapların altına doğru yuvarlandı. Yattığım yerden doğruldum. Kolumun acısı o an umurunda bile değildi ama gücünü hissetmiştim. Koyu kahve gözlerindeki parıltı bugün kaybetmeyeceğini, kaybı kaldıramayacağını anlatıyordu. 

“Ne istiyorsunuz? Projeleri aldınız,” dedim maskesini çıkarmasını beklerken. Maskeyi çıkarmadı, elini bana doğru uzattı ama uzattığı eli tutmadım. Yerden destek alarak ayağa kalktım. “Beni mi istiyorsunuz? Önce Uras ve Fulya’yı bırakın.”

“Senden bana verebileceklerinden çok daha fazlasını istiyorum,” dediğinde yüzümde alaylı bir gülümseme belirdi. Arkamda kapı vardı, parmak izini aktifleştirmem iki saniyemi bile almazdı. Tek yapmam gereken o kapıya yetişmeden kapıyı örtmekti ve bunun için de yalnızca dikkatini biraz dağıtmaya ihtiyacım vardı. 

Ya da korktuğumu hissettirmeliydim. Tereddütle bir iki adım geriledim. Bakışları ardıma kaydı. Ne yaptığımı anlamaya çalışıyor gibiydi. 

“Bırak gideyim,” dedim korktuğumu hissettirmeye çalışarak. Bir iki basamak daha çıktım. Yüzünü göremediğim için mimiklerini de göremiyordum. 

Ya şimdi, ya hiç.

Arkamı dönerek kapıya koştuğumda ardımdan ismimi bağırdığını işittim. 

“Efsun!”

Merdivenleri çıkarken ardımdan geldiğini biliyor olmak bacaklarımı daha da zorlamama sebep oluyordu. Kapıya ulaştığımda hızla kapıyı kapatarak bağırdım. 

“Parmak izini aktifleştir.”

O odadan ben olmadan çıkması artık imkânsızdı. Kapının ardına inen yumruklar derin bir nefes almama sebep olurken nefes nefese kalmıştım. Daha fazla oyalanmadan kendime güvenli bir yer bulmak için evden çıktım. Arabamın dışarıda olmadığını gördüğümde bu gecenin daha ne kadar boktan olacağını düşünüyordum. 

Ardıma bakmadan koşmaya başladım. Telefonum arabada kalmıştı ve bacaklarım aldıkları darbeden ötürü acıyordu. Bacaklarımın acısını yok sayarak koşmaya devam ettim. Soğuk hava tenime nüfuz ederken durmadım. Ardımda kaç kişi olduğunu, kim olduklarını bilmiyordum. 

Evin bayırından aşağıya, caddeye indiğimde sahildeki insanların bakışlarını umursamadan koşmaya devam ettim. İçimdeki korku büyüyor, beni olduğum kişiden uzaklaştırıyordu. Başımı iki yana salladım. Tenime değen yağmur içimdeki acıyı besledi, koşmaya devam ettim. 

Ne yapacağımı bilmiyordum, gidecek kimsem yoktu. Bu gece bu sokaklarda yapayalnızdım. İçimdeki yara sızladı, canım acıdı. 

Koştum, kaçtım. Ne yapacağımı bilemez halde sokaklarda dolaştım. Pantolonuma bulaşan çamuru umursamadım. Bu gece kimsesizdim, bu gece yapayalnızdım.

Bir gecede, paramparça olmuş hayatımda geriye konmayacak parçaları yakmış, kül etmiştim. Kaçtığım canavarların önünde diz çökmüştüm. 

Issız orman yolunda önümde duran arabanın farları gözlerimi kamaştırırken saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Başımın döndüğünü hissettim. Bedenimin olanları kaldıramadığını hissettim ve gözlerimin kapanmasına engel olamadım. Son hatırladığım sert zemine yığılan bedenimin hissettiği acıydı. 

Bir gün öncesinde yalnızca Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü son sınıf öğrencisiydim. Bir gecede uyandığım sabah değişmişti. İnancın sana neden yaşadığını anlatırdı. Yaşama sebebim değişti. Bir gecede kimsesiz kaldım. 

Yatağımın altına saklanan canavarlarım bir gecede çocukluğumu içine aldı, yuttu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Artık sevgi beni büyütemezdi. Aylar sonra yaşanacak olan felaketin ilk adımını bir aralık gecesi, bedenim yağmurun altında asfaltın üzerine yığılmışken attım.

Küçük kızım, özür dilerim seni koruyamadım. İnancına tutunamadım, varlığına inanamadım.


Tüm Yorumlar (1)

Sara 07.02.2026 22:45

İsim nie bu kadar guEl

Paragraf 21

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu