1. DURAK
1. DURAK
Siyah sayfanın üzerine düşen mürekkep taneleri bana yağmur damlalarını hatırlatıyordu. Mürekkebin yavaşça kâğıda bulaşmasını ve istediğim harfi oluşturmak için kâğıtta dağılmasını izledim.
İçimde bir boşluk vardı. Bu, yıllardır geçmeyen, beni kendi geçmişime mecbur bırakan bir boşluktu. Son yirmi dört yıl öyle zor geçmişti ki her şeyi nasıl atlattığım hakkında kimsenin bir fikri yoktu.
Yüzümde bildiğim ama kendime bile itiraf edemediğim bir gerçeğin yansıması vardı. 26 Haziran gecesi, yeniden başlayacağım gün olacaktı.
İçimdeki his büyüdü, korkuya dönüştü. Korkunun yavaş yavaş yığıldığı bedenimde bir karın ağrısı hissettim. Elimdeki kalemi bıraktım ve küçük masamın başından kalktım.
“Akasya gelmiyor musun?” Gamze’nin sesi kulaklarıma ulaştığında istemsizce gülümsedim. Gözlerim her anını ezberlemek istercesine odanın duvarlarında dolaştı. Bu sefer yanıma bir fotoğraf alacak mıydım? Kaçıncı kez terk edişimdi bu insanları? Kaçıncı kez gidiyordum ardıma bakmadan?
“Geliyorum ben, sen çık,” diye mırıldandım kapının arkasında beklediğini bildiğim Gamze’ye. Ardından odanın içerisinde gözlerimi gezdirmeye devam ettim. Mersin’de geçirdiğimiz son gece olduğunu bilemezlerdi.
Kaldığım oda geniş değildi fakat küçük de değildi. Dolap alma ihtiyacı duymamıştım. Ayaklı askılığa dizdiğim gömleklerim ve elbiselerim dışında çekmecemde sakladığım kıyafetlerim de vardı. Ayakkabılarım askılığın altında şeffaf ayakkabı kutusunun içine dizilmişti. Yatağım odanın ortasındaydı ve başlığı duvara yaslanmıştı. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Terk ettiğim bininci şehir de olsa böyle mi hissettirecekti?
Sarmaşıklar sol duvarımı sarmış, tavana doğru uzanıyordu. Sağ tarafta kalan penceremin hemen dibinde diğer çiçeklerim vardı. Solmaya yüz tutmuş olan cam çiçeğime baktım. Onlara bile iyi bakamamıştım.
Sarmaşıkların arkasından aşağıya doğru inen iplere asılmış olan polaroid fotoğraflar geçmişten bana kalan birkaç güzel anın habercisiydi. Yatağımın yanından geçerek duvara doğru ilerledim ve ellerim fotoğrafların üzerinde gezindi.
Bu sefer, diğer seferlerde olduğundan daha mı zordu gitmek yoksa ben mi öyle hissediyordum? Her şeyi olduğu gibi bırakırdım. Bir fotoğraf bile almazdım yanıma. Bugün ellerim, 15 Şubat gecesinin bize bıraktığı o anıya dokundu ve fotoğrafı küçük mandaldan ayırdım.
Hepimiz gülümsüyorduk. Bir karenin içerisinde hiç ayrılmayacakmış gibiydik. Kumsalda yaktığımız ateş yüzlerimize vururken bir kısmımız karanlıkta kalmıştı ve ben sanki o anın içerisindeydim. O güne dokunuyormuş gibi hissediyordum.
Karnımdaki ağrı artmaya başladı, göğsümdeki his büyüdü. Fotoğrafı alarak sırt çantamın içerisine koydum. O anıyı ardımda bırakamamış gibi hissettim. Sırtıma binlerce ağırlık da alsam bu kadar ağır bir yük taşıyamazdım. Bir kez daha arkama bakmadım giderken çünkü bakarsam gidemezdim; biliyordum ve üzerimdeki kıyafetleri değiştirmeden daha fazla beklemeyerek odadan çıktım.
Bugün bir fotoğraf aldım yanıma. Belki de yaptığım en büyük hata bir gün zihnimde ölecek olan bu anıyı, benimle yaşamaya mahkûm etmemdi.
Daireden çıkarak kapının önündeki ayakkabıları ayağıma geçirdim ve dairenin kapısını kilitleyerek anahtarı çantama koydum. Anahtarım benimleydi. Kimbilir belki bir gün geri dönerdim.
Burası benim evimdi. Adresini dahi hatırlamadığım diğer evlerim gibi. Merdivenleri ikişer ikişer inerken dar merdivenlerden düşmemek için özen gösterdim. Bu eski apartman son bir yılımdı.
Diğer yaşlarım gibi bu yaşımı da silip atacaktım takvimlerden.
“Şükür kızım be!” Buğra’nın sesi kulaklarıma ulaştığında apartmanın kapısına çıkmıştım. Buğra’nın kırmızı arabasının içine doluşan bizimkileri görmek gülümsememe sebep oldu. Ortalığı birbirine katacak güzel bir gece geçirecektik.
“Amma söylendiniz…” dedim içimden geçenleri görmezden gelerek.
“Yarın da çıkardık biz yola Akasya, dert etmeseydin sen.” Bu sefer bana takılan Buse’ydi. Benimle uğraşmayı severdi, bir başkası yapsa beni rahatsız edecek olan bu tavırlar o yapınca sevimli gelirdi.
“Tamam tamam çok üzerine gitmeyin,” diyerek araya girdi Oğuz. Bu tavrına güldüm ve ben de arabaya binmek için kapıyı açtım. Arabasının üstü açılıyordu ve Buğra sıcak havadan ötürü olsa gerek üst camı açmıştı.
“Kaydırın poponuzu haydi!” dedim arkada oturan kızlara takılarak.
“Abiciğim bu Oğuz neden her seferinde öne geçiyor ya? Bir kere de biz geçelim!” Buse bu sefer de Oğuz’a söylendiğinde ona hak verdim fakat sesimi çıkarmadım. Oğuz, her seferinde önde rahat rahat giderdi ve arkada Buse, ben ve Gamze sıkışırdık. Bazen Gamze’nin erkek arkadaşı da bize eşlik ederdi. Altı kişi bir arabaya sığmaya çalıştığımız o günleri hatırlamak bile istemiyordum.
Yine de onlarla geçirdiğim her dakika çok güzeldi. Onlarca insan terk etmiştim fakat hiçbirine onlara bağlandığım gibi bağlanmamıştım. Zihnimin içerisinde bir mezarlık var gibi hissediyordum. Bıraktığım her anı orada ölüyor, gömülüyor ve yeniden doğuyordu. İçimdeki yalnızlık hissi beni sarmaladığında ölü anılara sığınıyordum.
Bu, benim biraz daha iyi hissetmek için kaçtığım kapıydı. Göğüskafesi mezarlığında nefes alma çabamdı.
“Hadi gidelim, saat kaç oldu?”
Saat akşam yediyi geçmişti. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Bu bizim güzel hatırlayacağımız son anımız mı olacaktı?
Derin bir üzüntü hissediyordum. İçimde derin bir acı ve keder vardı ama yüzümdeki gülümseme de solmamıştı. Buğra radyoyu açtığında açık bıraktığım saçlarımın kızların yüzlerine savrulmasına izin verdim.
Yarın yeni bir gündü. Yarın yeni bir ruh doğacaktı. Bugünden yarının acısını çekmek yok, dedim kendi kendime.
Hayatlarına benden sonra devam edeceklerdi, benden önce olduğu gibi. Bu kadar üzülmemi gerektirecek hiçbir şey yoktu belki de ama bazı ihtimaller beni bu çıkmaz sokakta kalmaya itiyordu.
İhtimaller, dedi geçmişim. İhtimaller beni kurtarmaya yeter miydi?
“Sen niye keyifsizsin ya?” Buse bana dönerek bu soruyu sorduğunda ona gülümsedim.
“Keyifsiz değilim hayatım.”
Rüzgâr birbirimizi duymamıza engel olduğu için bağırarak konuşmak zorunda kalmıştım. Saçlarım rüzgârın etkisiyle havalanırken ön koltuğun başlığına dokunarak ayağa kalktım. Radyoda Sezen Aksu’nun sesi yankılanıyordu.
Bugün hislerim her zaman olduğundan çok daha ağırdı.
“Ay azıcık mutlu bir şey açsana!”
Gamze çemkirdiğinde bana bakması için omzuna vurdum.
“Hayır, ben Sezen Aksu dinlemek istiyorum.” Bağırdığımda omuzlarını silkti. Sahile gidiyorduk, çantama attığım o fotoğraftakine benzer bir gün geçirecektik. Ne garipti, her şeyin başladığı ve bittiği gün aynı olacaktı. Saat gece yarısını geçtiğinde arkamı dönüp otogara gidecektim. Ankara otobüsüne binecek, kendime yeni bir ev bulacaktım. Sonra yeni insanlar tanıyacaktım, birbirinin aynı olan insanlar. Aynı hayatın içerisinde, şehrin kalabalığında var olmaya çalışan insanlar… Yeni bir nefes alacaktım. Gözümden bir damla yaş süzüleceğine inandım fakat o yaş hiçbir zaman düşmedi. Bir yumru olup boğazımda kaldı, bugün olduğu gibi.
Koltuğun arkasından öne doğru Buğra’nın üzerine eğilerek bağırdım. “Yürüyorum hasretin, acının üstüne...”
“Sığmıyorum dünyaya, dar geliyor!”[1] Şarkıya eşlik ederken melodiye uygun bir şekilde devam etti. “Ama öleceğiz bebeğim.” Söylediklerine karşılık küçük bir kahkaha atarak saçlarımı ellerimle arkaya topladım ve araba sürüyor olmasını umursamadan yanağına dudaklarımı bastırdım.
“Olan var, olmayan var.” Buse’nin söylediğine karşılık koltuğuma oturarak ona sarıldım.
“Ben sana da yeterim güzelim,” diyerek şımardığımda, ani ruh hali değişikliklerime alıştıklarından olsa gerek bana takılmadan gülümsedi.
“Lütfen benimle ilgilen, benimle az ilgileniyorsun artık,” dedi Buse bana ayak uydurarak.
Hemen ardındansa Buğra’nın sesi geldi.
“Sevgilimi rahat bırakın!”
“Arabayı sür sen yiğido, bak işine.” Gamze’nin sahte kabadayı tavrı beni güldürdükten kısa süre sonra araba durmuştu. Sahilin güzel havasını içime çekerek arabadan indim. Parmak arası terliklerimin kalitesiz tabanından ötürü yerdeki çakıltaşlarını ayağımda hissedebiliyordum.
Akkum’a gelmiştik. O fotoğraf karesini burada çekilmiştik. Aynı anları bir daha yaşıyormuşuz gibi hissediyordum.
Bundan aylar önce de burada oturup konuşmuştuk. Benimle gerçekten yakın olduklarını hissettiğim ilk an burada geçmişti. Bütün bunlar bir tesadüf müydü? Yoksa evren bana ansızın içerisine girdiğim bu hayattan hiç olmamış gibi gideceğimi mi hatırlatıyordu?
Derin bir nefes daha aldığımda Buse de arabadan indi. Gamze kendi tarafındaki kapıyı açarak inmişti. Oğuz ise uykulu gözlerle bize bakıyordu.
“Sen yine bütün gece uyumadın mı?” diye sordum istemsizce.
“Oyun sardı ya.”
“Senin oyununu sikeyim,” diyerek araya girdi Buğra. “Hayır, biliyorsun dışarı çıkacağımızı, bu saat olmuş hiç uyumadın bir de değil mi?”
“Uyusam kalkamazdım.” Oğuz surat asarak konuştuğunda, “Neyse boş verin,” dedim. Son gün kimsenin hiçbir anı kötü hatırlamasını istemiyordum.
“Oğuz, sen sandalyeleri taşı biz de poşetleri alırız,” dedim yerde duran yiyecek poşetlerini göstererek. Üzerimde beyaz puantiyeleri olan, mor, kısa bir elbise vardı. Kızlar benim aksime daha rahat olabilmek için şort giymişlerdi.
Poşetleri üçümüz kendi aramızda paylaştırdık. Buğra örtüyü aldı, Oğuz da sandalyeleri sırtlandı. Beraber kumsala doğru yürümeye başladık. Yarım kalan bir şarkıyı dinliyor gibi hissediyordum. Sessizlik beni düşünmeye ittiğinden sessiz ortamları sevmezdim. Bugün bu derece hassasken aramızdaki sessizliği bozmak istedim. “15 Şubat’ta da buradaydık,” dedim aklımda dolaşan o detayı ortaya atarak.
“15 Şubat mı?” dedi Gamze şaşkınlıkla.
“Ne vardı o gün ya?” Buse’nin sorusuna Buğra cevap verdi.
“Akasya gelmişti, beraber sahilde sabahlayıp fotoğraf çekilmiştik de senin tarihlerle aran iyi değildir, nasıl kaldı aklında?”
Yakalandığım ani soruya alelacele bir yalan uydurdum. “Gelmeden önce fotoğraflara göz atıyordum, altına not almışım,” diye mırıldandım olağan bir şekilde.
Sırtımda o fotoğrafın yükü vardı. Attığım her adımda sırt çantamın ağırlığı daha da büyüyormuş gibi hissettim.
“Sen niye sırt çantası getirdin?” Buse’nin sorusuna karşılık ona döndüm. Her zaman bu kadar detaycı mıydılar yoksa ben mi yeni fark ediyordum?
“Denize girersem diye birkaç kıyafet aldım,” dedim ve üzerimdeki gerginliği onlara belli etmemeye çalıştım. Bu kadar anlam yüklemek istemiyordum. Bu kadar anlam yüklememem gerekiyordu.
“Ay neyse, şöyle geçelim hadi.” Ayağıma karışan kum tanelerini silkeleyerek ilerlemeye devam etsem de parmak arası terliklerimin kuma gömülmesini engelleyemiyordum. Buğra’nın işaret ettiği yere geçtik ve elimizdekileri kumların üzerine bıraktık.
Buğra elindeki yer bezini açarak kumların üzerine bıraktı. Oğuz sırtlandığı katlanabilir sandalyeleri yere koyarak açmaya başlamıştı.
Getirdiğim poşetleri Buğra’nın açtığı örtünün üzerine koydum.
“Yoruldum.” Mızmızlandığımda Buse’nin elini arka tarafımda hissettim.
“Buğra, aşko kızını götürüyorlar. Götümü elledi,” dedim dalga geçerek. Buse bana gözlerini devirerek karşılık verdi. “Mızmızlanmayı bırak da poşetleri aç,” dedi.
Gözlerimi kısarak ona baktıktan hemen sonra söylediklerini yaparak poşetleri açmaya başladım. Deniz dalgaları kıyıya tırmanıp geri çekiliyordu. Poşetin içinden çıkardığım biraları örtünün üzerine bıraktım. Rüzgâr yüzümüze yavaşça çarpıyordu. Güneş batmak üzereydi, gökyüzü mavi renge boyanmıştı.
Çok değil yarım saat sonra havanın kararacağını anlayabiliyordunuz. Buse atıştırmalıkları çıkarırken Gamze çoktan oturmuştu. Onun poşetinde peçete, ıslak mendil gibi malzemelerin olduğunu anladım. Ben de Gamze’nin yanına oturduğumda benim yanıma Buğra geçti ve bağdaş kurdu. Kısa şortu bağdaş kurmasıyla daha da yukarı çıktığından ona dönerek takıldım.
“Ben senin bacak kaslarını görmek zorunda mıyım?” Hafifçe gülerken bana baktı. “Başka neyi görmek istersin hayatım?”
“İşte aradığımız libido seviyesi.” Buse aramıza katılıp Buğra’nın yanına oturdu. Oğuz, o ikisinin yanındaki yere oturmak yerine Gamze’nin diğer yanıyla Buse’nin arasında kalan boşluğa kurduğu taşınabilir piknik sandalyesine geçerek oturdu.
“Sen var ya, dümdüz keyif pezevengisin.” Buğra’nın Oğuz’a söylenmesine karşılık ağzımdan kısa bir gülüş kaçtı. Onları seviyordum, son beş yılda taşındığım şehirlerde yüzlerce insan tanımıştım. Birçoğunu sevmiştim, anılar biriktirmiştim. Onları herkesten daha çok sevdiğimi, onları terk ederken fark ettim.
Hava kararmıştı. Dolunay belirginleşmişti ve ışığını sahilin üzerine bırakıyordu. İçimdeki karın ağrısı tekrar baş gösterdi.
“Yirmi dört,” dedi Buğra beklemeden. “Yirmi altıda evlenir miyiz güzelim?” diye devam ettiğinde yüzüme kırık bir gülümseme kondurdum.
Yirmi üç Buğra, yirmi dörtte seni terk edeceğim.
İçimden cevapladım sorusunu.
“Ooo!” Oğuz’un sesi kulaklarıma dolduğunda güldüm. “Bu bir evlenme teklifi miydi?” dedi Gamze ortalığı şenlendirmek istercesine. “Hani benim doğum günü pastam?”
Mızmızlandım. Bunu yapmayı seviyordum. Nazımı çekiyorlardı, belki de bunun sebebi her arkadaşlığın ilk yıllarında olan yakınlık zamanlarıydı.
Son beş yılda ciddi bir sorun yaşadığım kimse olmamıştı. Zaten insan bir yıldan kısa sürede bir ilişkide, arkadaşlıkta ne kadar sorun yaşayabilirdi? Bir yıl sonra gidecek olduğumu bilmenin verdiği bir rahatlık vardı içimde bu yüzden insanları alttan alabiliyordum.
Bu ne zaman öleceğinizi bilmeye benziyordu. Son bir yılım kalmış gibi yaşıyordum adım attığım her şehirde ve sırf bu yüzden geride bıraktığım herkesin, her anı güzel hatırlaması için elimden geleni yapıyordum.
“Pasta yok, bira var,” dedi Buse sonunda soruma cevap vererek.
“Keş miyiz biz?” Güldüm, onlar da benimle beraber güldüler. Kahkahalarımız sahile yayıldı, bu gece anıların arasında kaybolup gider miydi, yoksa o şubat akşamı gibi zihnimizde kalır mıydı?
Anılarla bir problemim yoktu ama bu anların içimde bir yerde yaşamaya devam etmesini istedim.
Oğuz biraları çıkardığında kızlar da cips paketini açarak ortaya koymuştu. “Kendimi lisede gibi hissettim,” dedi Gamze.
“Aynen.” Ona katıldığını belirten Buğra’ydı. “Evet ya, okuldan kaçar sahile gelirdik. Babam alkol aldığımızı öğrenmesin diye Gamze’de kalırdım.” Buse gülerek konuştuğunda ortaya atıldım.
“Eee Buğra Bey, nasıldınız lisede çapkın mıydınız?” dedim dilimi dudaklarımın üzerinde yaramaz bir şekilde gezdirdikten sonra.
“Hem de nasıl? Lisenin havalı çocuğuydu Buğra.” Buse’nin Buğra’ya söz hakkı tanımamasıyla tek kaşımı kaldırdım. Bacaklarımı karın içime doğru toplayarak ellerimi bacaklarımın üzerinde birleştirdim ve sırtımı Buğra’ya yaslayıp Gamze’ye doğru döndüm.
“Ay sakın okul arkalarında kız sıkıştırıyordu da demeyin bana lütfen, bayılırım şuraya.” Buğra, Buse, Oğuz liseden tanışıyorlardı. Gamze aralarına sonradan dahil olmuştu. Bense geçen yıl, bu aylarda şans eseri onları bulmuştum.
“Pelinsular, Cemresular… Dökül Buğra!” Gamze de Buğra’ya takıldığında Buğra elindeki bira şişesinden bir yudum aldı.
“Havalı biriydim diyelim,” dediğinde Oğuz, sandalyenin üzerinden kafasına vurdu.
“Havalı olma şekli de şey, kız peşinde koşmak. Hayır, yani aşırı çapkındı. Bir de yakışıklı olsa, kızlar peşinde koşsa bir şey söylemeyeceğim. Bir ton romantiklik yapıyordu ve kız tavlıyordu. Anlayacağın Akasyacığım, Buğra baya kız peşinde koştu.” Ellerimi çözüp önümdeki birayı elime aldım ve güldüm. Başımı geriye doğru sarkıtarak ters bir şekilde yüzüne baktım.
“Belli oldu beni nasıl tavladığın, tecrübeliymişsin,” diye mırıldandım.
“Senin lise hayatın nasıldı?” Buse’nin sorusu beklenmedik bir soruydu. Karnıma bir ağrı girmesine sebep oldu.
“Aynı…” Kelime ağzımın içerisinde yuvarlandı. Elimdeki biradan büyük bir yudum daha alıp bıraktım. Gece yola çıkacaktım, sarhoş olmak için iyi bir vakit değildi.
“Nasıl aynı, kötü çocuk muydun sen de?” dedi Oğuz gülerek.
“I-ıh!” Ağzımın içinde çıkardığım ses, hayır anlamındaydı. “Ben masum kızdım, bilirsiniz masum kızlar eninde sonunda kötü çocukların olur. Bulmuşuz birbirimizi.” Konunun kapanmasını umarak dalgaya vurmuştum.
“Geçmişi boş verelim gelecek adına konuşalım. Doğum günün bu gece.” Gamze konuştuğunda elimle yalancı bir öpücük yapıp ona fırlattım.
“İşte budur. Nerede hediyelerim?” Buse bir şey söylemeden telefonunu çıkardı ve bir şarkı açtı. “Joke’s On You?”[2] dedim şarkıyı tahmin etmeye çalışarak.
“Yes!” Gamze’nin tepkisine karşılık başımı salladım.
“Saat kaç oldu?” diye sordu Buğra. Doğum günlerini fazla önemsemiyorlardı, bunu biliyordum. Benim için de pek anlamı yoktu.
Sadece biraz burukluk ve hüzün getiriyordu.
“23:57” dedi Oğuz elindeki telefona bakarak. Gözleri kapanmak üzereydi. Bir gündür uyumamasının etkisi yüzünden okunuyordu.
“23.58” dedi Buse. Gözlerimi kapattım ve rüzgârı hissettim, şarkı çalmaya devam ediyordu fakat duyduğum ses, müzikten çok daha fazlasıydı.
“23.59” dedi Gamze, bir dakika kalmıştı. Hislerimin her zamankinden çok daha yoğun olduğunu hissettim. Onlarla ilk tanıştığım zamanları düşündüm. Biriyle ilk tanışırken içinizde oluşan buruk mutluluk, merak ve heyecan her yanımı sarmıştı.
O gün zihnimde hiçbir şey yokken gelmiştim yanlarına. Gerçekten bütün geçmişimi silip atmıştım adımımı. Kötülüğümü, acılarımı yok saymıştım. En çok da bencil yanımı susturmuştum ve yeni bir yaşa yeniden başlamıştım.
Hiçbirinin haberi yoktu, gidecektim. Gözlerimi açtım. Oğuz, eline konfetiyi aldı ve üst kısmını yırtarak açtı. Gülümsedim, buruk bir gülümsemeydi bu.
“00.00” dedi Buğra ve saçlarıma dudaklarını bastırdı.
Konfeti patladı, üzerimize düşen renkli kâğıt parçalarıyla beraber Buse yüksek sesle ıslık çaldı.
Hafifçe sesi yükselen şarkı bize eşlik eden mırıltı gibiydi. “Azıcık heyecan ya! Yirmi dört oldun nenem.” Gamze’nin sözlerine kahkaha attım ve ellerimle üzerime gelen kâğıt parçalarını iteledim.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandığımda Buse hafifçe başıma vurdu.
“Daha iyi ki doğdun demedik bebeğim.” Hayıflanmasına karşılık tekrar güldüm. Doğum günü faslı beni kötü hissettirmekten daha fazlasına yaramıyordu. Bu benim kendime verdiğim bir ceza mıydı?
“İyi ki doğdun güzelim,” dedi Buğra ben bir şey söylemeden ve ardından Buse ekledi: “İyi ki doğdun kaçık.”
“İyi ki doğdun, en iyi ev arkadaşım.” Gamze’ye bakıp dudaklarımı büzdüm.
“İyi ki varsın,” dedi en son Oğuz. Bütün bunların karşısında ne yapacağını şaşırmış, eli ayağına dolanmış küçük bir kız gibi durduğumun farkındaydım.
“Teşekkür ederim,” dedim içten gelen bir istekle. İki kelimeden ibaretti ama öyle içten söylemiştim ki bunu hissettiklerini biliyordum. Beni hem çok iyi tanıyor hem de hiç tanımıyorlardı.
Beni, kendimi onlara gösterdiğim kadarıyla tanıyorlardı, her insanda olduğu gibi.
Buğra beni kolunun altına alarak kendisine doğru çekti. Ardından eli şortunun cebine doğru uzandı. Gözlerim onun hareketlerini inceliyordu. Yüzündeki yeni yeni çıkmaya başlamış sakalları saçlarıma değiyordu. Kahverengi gözleri gecenin içerisinde kayboluyordu. Yüzünü seçmekte zorlanıyordum.
Bir kutu çıkarıp bana doğru uzattı. Gözlerimi kıstım. “Bu ne?”
“Umarım beğenirsin, şans getirsin,” dediğinde uzattığı mavi kutuyu aldım ve kapağını yavaşça araladım. Buse’nin feneri yakmasıyla kutunun içerisi aydınlandı. Siyah kadife yüzeyin üzerinde parıldayan gümüş kolyenin ucunda kum saati vardı. Kum saati simgesinin içerisi boştu, vakti tükenmiş, zamanı kalmamış küçük saat gümüş zincirin ucuna iliştirilmişti.
Buğra’ya dönerek parıldayan gözlerimle baktım. “Ne diyeceğimi bilemiyorum. Teşekkür ederim, seni çok seviyorum,” dedim titreyen sesimle ve elimdeki kutuyu yanımıza bırakarak kollarımı boynuna sardım. Ellerini saçlarımın üzerinden birleştirdi. Yüzümü boynuna gömerken onları ne kadar sevdiğimle bir kere daha yüzleştim.
“Hadi kolyeni takalım.” Gamze’nin sesini duymamızla kollarımızı ayırdık. Buğra yere koyduğum kolyeyi aldığında saçlarımı ellerimle tutup kaldırdım. Kolyeyi boynuma taktığında içten bir şekilde gülümsedim.
“Biz hediyemizi yarın vereceğiz,” dedi Buse.
Bir yarınımız olmayacaktı.
“Sizi seviyorum,” dedim söylediklerini es geçerek. “Biz de seni seviyoruz ama galiba en çok Buğra seviyor.” Gamze’nin söylediklerine güldüm.
Bileğimde takılı olan tokayı alarak saçlarımı bağladım. İçimdeki hüzün bulutları yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Boynumda takılı olan kolyeyi geride bırakacağımdan emindim. Yanıma fazladan bir anı almak istemiyordum. Her güzel anın, bir zamanlar özlem ve acı getireceğinin bilincindeydim.
Geçmişi getirdiği her şeyle beraber kabullenmiştim. Saatler ilerledi, hiçbir şey yokmuş gibi onlarla eğlendim. Yarın ne yapacaklardı? Gittiğim için beni suçlayacaklar mıydı? Ölecekmiş gibi hissediyordum. Öleceğim günü biliyormuş gibi hissediyordum. Her yaşımı, toprağın altına gömüyor gibi hissediyordum.
Gecenin geç saatlerine ulaştığımızda yavaş yavaş hepimizin gözleri kapanıyordu. Oğuz, herkesten önce uyuyakalmıştı. Ardından Buğra kıvrıldı sahile, ondan sonra Buse ve Gamze uyudu. Bir süre onları izledim. İnsanlara yaptığım haksızlığı görebiliyordum fakat yine de gidecektim.
“Son bir şarkı,” diye fısıldadım duymayacaklarını bile bile ve ellerimi enseme götürerek Buğra’nın taktığı kolyeyi çıkardım.
İçi boş bir kum saati…
Zamanı kalmamış bir kadın.
Beni daha iyi anlatan bir hediye seçemezlerdi ve ne kadar özel bir şey seçtiklerinin farkında bile değillerdi. Hem beni çok iyi tanıyor hem hiç tanımıyorlardı.
Aynı benim onları tanıdığım gibi.
Buğra’nın yere sarkan eline kolyeyi bıraktım ve kendime engel olamayarak kolyenin kutusunu çantama koydum.
Bir kez daha ardıma bakmadım çünkü biliyordum eğer ardıma bakarsam gidemezdim.
Yanlarından ayrıldığımda saat dördü geçiyordu. Hava hâlâ karanlıktı. Ayaklarım kumlara karışırken adımlarımı hızlandırdım. Yanımda bir sırt çantası vardı, içerisinde birkaç parça eşya ve iki anı.
Birisi ilk günümüze ait diğeriyse son anımıza. Her şey o kadar anlamlı ki belki de asıl anlamını çoktan kaybetmişti.
Yola çıktığımda derin bir nefes aldım. Sarı saçlarım sokak lambasının ışığıyla parlıyordu. Elbisemin uçlarında hâlâ kum taneleri vardı. Hava yavaş yavaş serinlemişti ve gecenin serinliği bedenimin üşümesine sebep olmuştu. Telefonumdan en yakındaki taksi durağını arayarak bir taksi çağırdım.
Gitmenin beni bu kadar yaralayacağını hiç düşünmemiştim.
Yoğun düşünceler içerisinde geçirdiğim bir saatin ardından kendimi bulduğum yer, Manisa şehirlerarası otobüs terminaliydi.
05.45
Göğüskafesimin içerisine sinsice yayılan huzursuzluk hissi bütün bedenimi ele geçirirken gözlerimin önünden anılarım geçti.
Buraya tam bir yıl sonra geldiğim gibi gitmek üzere ayak basıyordum. Aldığım otobüs biletine bakarken içimdeki küçük kızın kalbi burkuldu.
Bunu kendime ne zamana kadar yapacaktım?
Hep canımın yanmasına, ardımda bıraktıklarımın acı çekmesine göz mü yumacaktım?
Önümde duran tanıdık otobüse bakarken yanımda duran muavine bagajımın olmadığını söyledim.
Otobüsün merdivenlerinden çıktım. Bu hissi özlediğimi o an fark ettim, otobüsün kendine has kokusu bile iyi hissettirmişti.
Tanıdık bir his vardı içimde. Koridorda yürümeye başladım, koltuk numaralarında gözlerimi gezdirdim. 24 numaralı koltuğa geldiğimde bir an duraksadım ama sonra koltuğuma oturdum.
Sırt çantamı ayaklarımın dibine alıp başımı soğuk cama yasladığımda otobüs daha kalkmamıştı fakat gözlerim uykusuzluktan kapanmak üzereydi. Saçlarımın arasından tenime sızan soğukluğu umursamadan gözlerimi kapattım ve kendimi yeni bir hayata başlamanın verdiği buruk heyecanın akışına bıraktım.
“Hanımefendi?”
Başucumdan geldiğini hissettiğim genç ses, beni daldığım uykudan ayırırken kendime gelebilmek adına birkaç kere gözlerimi kırpıştırdım.
“Biletinizi görebilir miyim?” Başımda beklemekten sıkıldığını bıkkın ses tonundan anladığım muavin sabırsız gözlerle bana bakıyordu. Kendime gelerek uykulu sesimle konuştum.
“Tabii, kusura bakmayın.” Çantamın ön gözünden biletimi çıkarıp muavine uzattım. Güneş çoktan doğmuştu. Cebimdeki telefonu çıkararak saate baktığımda görevli biletimi inceliyordu.
08.45
Saat dokuz olmuştu. Tahminen üç saatlik bir yolumuz daha kalmıştı. “İyi yolculuklar.” Görevlinin sesini tekrar duyduğumda başımı salladım ve yırttığı biletimden bana uzattığı parçayı aldım.
Telefonuma bağladığım kulaklığımı taktım ve şarkıyı açarak arkama yaslandım. Kulaklarıma dolan şarkı sesiyle beraber üzerime çöken uykuyu kaçırmamak için telefonumu cebime koydum ve kollarımı önümde birleştirerek başımı kendi omzuma yasladım.
Bazen gittiğim, terk ettiğim bu şehirlerde arkama bakmak istiyordum. Bir tepenin başucuna çıkıp gidişimin ardından o hayatlarda neler olduğunu görmek istiyordum. Fakat bunu yaparsam asla geçmişi tam anlamıyla silip atamayacağımı biliyordum.
İlk kez terk ettiğim şehri düşündüm.
Şu an olduğumdan çok daha korkaktım. Seçtiğim hayatın bana getireceklerinden korkuyor, benden alacaklarından çekiniyordum. İnsanlarla tanışmıyor, onlarla tanışırsam onları bırakamayacağımı zannediyordum ama insanlar insanları terk ederdi ve bu terk edişin benim gitmelerimle hiçbir alakası yoktu.
Ardımda bıraktığım ilk şehri terk ederken on dokuz yaşıma basacaktım, gitmek benim kafamın içerisinde bir seçim olsa da ikimiz de biliyorduk ki bir seçim değil, mecburiyetti. Geçmişim bana bu acıyla yaşamayı miras bırakmıştı bense ona canavarlarımı. İkimiz de birbirinden kopamayan, zehirli sarmaşıklar gibiydik. Yaşanılanlar beni zehirliyordu, seçimlerim ise o zehrin hiçbir zaman iyileşmemesine sebep oluyordu.
Gözlerimi açtığım yeni şehir, yeni bir ev gibiydi. Fakat ne kadar gezersem gezeyim hiçbir zaman içerisinde nefes aldığım o şehirler evim olamadı, şehirler hep bir başkasına aitti. Ben hep, uzaklardan gelen o misafirdim. Elbet bir gün gidecektim. Bunun farkındalığıyla dolaşıyor, bununla yaşıyordum.
Hayatta misafir olarak yaşamanın bana kattığı iyi şeyler vardı. Hiçbir zaman sorumluluk sahibi olmadım. Hep yarın ölecekmiş gibi yaşıyordum ve bu bana sonuna kadar özgür olmayı veriyordu. Bu özgürlük benden hislerimi alıyordu. Gerçekten sevmeyi, sonsuz güveni, acıyı ve en çok da aşkı alıyordu. Hiç âşık olduğunu hissedemeyecek kadar az yaşıyordum.
Sadece tek bir şansım olsaydı, dönüp görmek isterdim ne hissettiklerini. Gitmek mi daha çok acıtırdı yoksa kalmak mı?
Hayatım ve yaşananlar bir çığ gibi üzerime yuvalanırken yaşanacağını bildiğim o kıyametten kaçtım yıllarca. Bir yerde beni yakalayacağını bildiğim bu felaket şimdilik arkamdaydı. Tanıştığım yüzlerde aradığım hayatlar, bana kim olduğumu hatırlatıyordu.
İnsanları düşünmek istemiyordum, gelecek hakkında endişeye kapılmak istemiyordum, herhangi birine bağlı kalmak istemiyordum.
Sadece yaşamak istiyordum. Sadece nefes almak istiyordum.
Vedalar her zaman canımı bu kadar yakmazdı. Fakat bu yıl, diğer yıllardan daha farklı bir yıl yaşamıştım. Bir sevgilim olmuştu ve daha öncekilerin aksine gerçek olduğunu hissettiğim arkadaşlarım olmuştu. Yirmi üç, yirmi ikiden intikam almaya çalışırcasına yaşamıştı bu hayatı.
Yirmi dört ise bugün yeniden başlıyordu.
Bütün eski yaşlarımı geride baktığım yeni bir yaş, yeni bir yıl, yeni bir başlangıç.
Gözlerimi sımsıkı kapattım ve kulaklarıma dolan şarkı bana güzel günlerden bahsederken istemsizce mırıldandım.
“Yeniden başlamak mümkün, yirmi dört.”
[1] Sezen Aksu – Seni Kimler Aldı.
[2] Charlotte Lawrence adlı sanatçının şarkısı.
Tüm Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış.